12 Ekim 2014 Pazar

İdeal çekirdek aile nasıl olur, öğretmenim?

"ÇEKİRDEK AİLE, ANNE-BABA VE ÇOCUKLARDAN OLUŞUR" demeyin öğrencilerinize. Hele hele küçük çocuklar ise karşınızdakiler... Annesinin ya da babasının sağ olduğunu ya da çocukla olduğunu ya da olmadığını bilmiyorsanız, "Annen ne iş yapıyor?" ya da "Baban ne iş yapıyor?" diye de sormayın. Çünkü, yukarıda tarifi yazılı "çekirdek aile"den farklı çekirdek aileler de vardır (sadece baba ve çocuk ya da sadece anne ve çocuk, ya da ninesiyle-dedesiyle yaşayan çocuk, vd). Ve öğrencileriniz arasında yukarıda yazılan çekirdek aile tarifine uymayan bir aile içinde yaşayan çocuklar da olabilir ve siz onların aile türünü gözardı ettiğinizde, olmayan annesinden ya da olmayan babasından söz ettiğinizde, hiç düşündünüz mü kendilerini nasıl hissederler? Yapmayın, çok ayıp.

İdeal çekirdek aile, "anne-baba ve çocuk"tan oluşan aile değildir. Yeter ki çocuk sevdiği ve sevildiği bir aile içinde büyüyor olsun, her türlü aile ideal ailedir o zaman. Ama siz sınıfta ikide bir de "ideal çekirdek ailenin anne-baba ve çocuktan oluştuğunu" söylerseniz, o zaman farklı bir aile içinde olan çocuk eksiklik hisseder. Sınıfta olası her tür aileyi sayın çekirdek aile olarak. Birinin diğerine üstün olmadığını da söyleyin. O zaman anne-babası olmayan çocuk da gururla kendi ailesinden söz edebilir, aksi durumda gizlemek zorunda hissediyor kendi ailesini, utanıyor, eksiklik hissediyor. Yapmayın, öğretmenim.

Bu bağlamda ders kitapları da değişmeli. Ders kitapları, özellikle resimli olanlar hep anne-baba-çocuk resmediyorlar, ama bu çok yanlış.

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Puanlandırılmış sınav kağıtları mutlaka öğrencilere gösterilmelidir.

Çoktan seçmeli test kağıtları hariç olmak üzere, diğer sınav kağıtlarını puanlandırdıktan sonra, dersin bir bölümünü ayırarak, sınav kağıtlarını öğrencilere dağıtıp, tek tek her sorunun doğru yanıtının ne olduğunun tartışıldığı bir oturum gerçekleştirmezseniz, en son ve en önemsiz amaç olan "puan verme" tek amaç haline gelir. Öğrenciler hatalarını kendi gözleriyle görmeli, doğrusunun ne olduğunu öğrenmelidir. Ayrıca, çok adil ve hatasız puanlandırma yapmış olsanız bile, kağıtları dağıtmazsanız, öğrencilerden bazıları her zaman "Ben filancayla aynı yazdım, ama daha düşük puan aldım" türünden söylentiler yayarlar. Üstelik, gerçekten de bir puanlandırma hatası olduysa, bırakın öğrenciler görsün ve itiraz etme şansları da olsun zaten. Öğrencilere kağıtları gösterme işi, "Kağıdını görmek isteyen varsa, gelsin göstereyim" şeklinde de olmaz, o zaman öğrencilerin cesaretine bırakmış olursunuz. Siz samimi olarak bir tehdit amacı taşımıyor olsanız bile, öğrencilerden bazıları "Ben aslında itiraz etmek istiyorum, ama edersem başıma bir iş gelir mi acaba?" gibisinden düşüncelere kapılır. Öğrencilere ders içinde sınav kağıtlarını dağıtıp, o kağıtlarla kısa da olsa mutlaka bir tartışma gerçekleştirin.

25 Haziran 2014 Çarşamba

Tur şirketleri yoluyla yapılan gezilerde çok fotoğraf çekmek üzerine

Bir tur şirketi yoluyla turistik geziye çıkınca bence çok fotoğraf çekmek yerine, beş duyumuzu (benim için dört duyu*) olabildiğince çok kullanmak daha iyi. En sağlıklı ve değerli anılar o yolla biriktiriliyor bence. Çok fotoğraf çekenler bence sonrasında daha az şey anımsıyorlar. Zaten çoğunlukla o çektikleri fotoğraflara da bakmıyorlar, fotoğraflar bir yerlerde kalıp gidiyor. Üstelik İnternet'te de tamamen aynısını zaten bulabileceğiniz sözgelimi bir meydanın ya da binanın fotoğrafını çekmenin anlamı nedir ki? Sizin çektiğiniz fotoğraf ile İnternet'te kolayca bulunan arasında bir fark olsa anlarım da, çoğunlukla fark da olmuyor. Çok az sayıda fotoğraf çekmek, sadece farklı detayları, serüvenleri fotoğraflamak kanımca daha iyi. Çok fotoğrafla "anı" biriktirelim derken, "an"ı kaçırıyoruz. Bir gözümüz kapalı, diğer gözümüz bir delikte sürekli fotoğraf çekmek yerine "an"ı yaşarsak, gerçek anlamda "anı" biriktiririz bence, yanılıyor muyum?

________________
* Bir süre önce koku duyumu tümüyle kaybettim de, o yüzden "benim için dört duyu" dedim.  Yapılan incelemeler sonucunda doktor bunun geçirdiğim sinüzit nedeniyle olduğunu söyledi.  Yaklaşık bir aydır ilaç tedavisi görüyorum, ama henüz bir gelişme olmadı.

Bilimde sahtecilik üzerine kaynaklar

Var olmayan araştırmacıların yazdığı "bilimsel" makaleler
Var olan araştırmacıların yazdığı yapılmamış araştırmalara dayanan araştırma makaleleri
Saygın dergilerin ve konferansların sahtecilik mağduriyetleri

Son güncelleme: 19 Mayıs 2017

1) How Gobbledygook Ended Up in Respected Scientific Journals:

http://www.slate.com/blogs/future_tense/2014/02/27/how_nonsense_papers_ended_up_in_respected_scientific_journals.html
2) Yayıncılar 120'den fazla saçma sapan makaleyi geri çekti (Publishers withdraw more than 120 gibberish papers):  http://www.nature.com/news/publishers-withdraw-more-than-120-gibberish-papers-1.14763
3) İnternet üzerinde herkese açık anında özgün sahte makale üretme motoru SCIgen: http://pdos.csail.mit.edu/scigen/ (Hakkında bilgi: http://en.wikipedia.org/wiki/SCIgen)
4) "Ike Antkare" adlı aslında var olmayan birinin yazdığı sözde makaleler: http://membres-lig.imag.fr/labbe/Publi/IkeAntkare/Ike_AntKare_index.html
5) Çok ciddi bilimsel veritabanı olan Google Scholar'da aslında var olmayan Ike Antkare'nin sözde bilimsel makaleleri hâlâ var: http://scholar.google.fr/scholar?q=ike+antkare&hl=fr&btnG=Rechercher&lr
6) Ege Üniversitesi'nde de bir "bilim adamı"nın sahte makaleleri üniversiteyi bir anda Stanford Üniversitesi'nin ardından dünya ikincisi yapmıştı! http://www.odatv.com/n.php?n=ege-universitesinde-bir-sahtecilik-hikayesi-1207131200
7) Tokyo Üniversitesi’ne “130 yıllık tarihimizde böyle bir şey yaşamadık” dedirten S. A. vakası: http://www.milliyet.com.tr/japonlari-kandiran-turk/yasam/sondakika/03.05.2010/1233008/default.htm
8) Takma isim kullanan bir yazarın hazırladığı sahte bilimsel makale, dünya genelinde tam 157 dergide yayımlandı. http://www.ntvmsnbc.com/id/25470327/
9) Who's Afraid of Peer Review? http://en.wikipedia.org/wiki/Who's_Afraid_of_Peer_Review%3F
10) Sözde kanser "araştırması"  (A fake cancer study spoofed hundreds of shoddy science journals, despite obvious errors): http://news.nationalgeographic.com/news/2013/10/131003-bohannon-science-spoof-open-access-peer-review-cancer/
11) Asıl sorun sahte makaleler değil (Fake papers are not the real problem in science): http://achilleaskostoulas.com/2014/03/01/hoax-papers-are-not-the-real-problem-in-science/
12) Düzgün görünümlü sahte makaleler (Looks good on paper: A flawed system for judging research is leading to academic fraud): http://www.economist.com/news/china/21586845-flawed-system-judging-research-leading-academic-fraud-looks-good-paper
13) Sözde bilim (Pseudoscience): http://en.wikipedia.org/wiki/Pseudoscience
14) Yüksek sayıda makalenin sırrı ve etik: http://www.akademikpersonel.org/anasayfa/yuksek-sayida-makalenin-sirri-ve-etik.html
15. İngilizce Wikipedia'da "Aşırmacılık" (Plagiarism) üzerine kapsamlı bir madde var (özellikle madde sonundaki kaynaklar listesini inceleyin):  http://en.wikipedia.org/wiki/Plagiarism
16. Müzikte aşırmacılık: http://en.wikipedia.org/wiki/Musical_plagiarism
17. Aşırmacılık vakaları listesi: http://en.wikipedia.org/wiki/List_of_plagiarism_incidents
18. Aşırmacılık nasıl ortaya çıkarılabilir? http://en.wikipedia.org/wiki/Plagiarism_detection
19. Aşırmacılık ve önleme yöntemleri:  http://www.fenbilimleri.hacettepe.edu.tr/asirmacilik_ve_onleme.html
20. Sosyal Bilgiler Öğretmen Adaylarının Ödevlerinde Dijital Aşırmacılık (Hıdır Karaduman ve Döndü Özdemir): https://www.pegem.net/Akademi/kongrebildiri_detay.aspx?id=106289
21. Türkiye'deki aşırmacılık vakalarına ilişkin haberlerin derlendiği bir ağ günlüğü (derleyen belli değil): http://plagiarism-turkish.blogspot.com
22. Sahtecilikler üzerine yazarı belirsiz başka bir site:  http://akademikcurume.wordpress.com/
23. İki yıl süreyle yakalanmayan aşırmacıya artık ceza yok: http://www.e-haberajansi.com/politika/yok-intihal-icin-2-yil-zamanasimi-olcusu-getirmis-410020.html
24. Murat Bardakçı'nın yazısı: "Ver parayı al unvânı!":  http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/960985-ver-parayi-al-unvani
25. YÖK Düzeninde Bilimsel Etik Anlayışı (Prof. Dr. Kayhan Kantarlı):  http://www.universite-toplum.org/text.php3?id=89 
26. Bilimsel araştırmalarda etik kural ihlalleri ile ilgili görüşler (Adnan Atalay):  http://www.adnanatalay.com/bilimseletikkurallariveihlalleri.html
27. Gönüllü bilim yayıncılarının ortak 'intihal' bildirisi (30 Ocak 2017): http://haber.sol.org.tr/bilim/bilim-kulturu/gonullu-bilim-yayincilarindan-ortak-intihal-bildirisi-183914
28. Bir bilimsel sahtekarlık olarak Piltdown adamı örneği http://www.gunceltarih.org/2012/04/bir-bilimsel-sahtekarlk-olarak-piltdown.html

22 Haziran 2014 Pazar

Ben aslında sıradan bir pastane garsonuyum

Ben aslında sıradan bir pastane garsonuyum. Yıl da 1979. Bir müşteri bir kutu getirdi, "Tezgahın arkasına koy, bir saat sonra gelip alacağım. Sakın kimseye verme ve açma" dedi. Sonra çıkıp gitti. Ama sadece beş dakika sabredebildim ve sonra içinde ne olduğuna bakmak istedim. Kapağını açtım. Bir düğme vardı, ona bastım. İşte buradayım. Bakıyorum, yıl 2014 görünüyor. Hatta kendimi hiç yapmadığım bir işten emekli ve yaşlı biri olarak buldum birden. Sözde ben üniversitede öğretim üyesi olarak çalışmışım ve hatta emekli bile olmuşum. İşe bak! Oysa ben daha yirmisine bile gelmemiş biriyim ve Şirinyer'deki bir pastanede garsonum. O kutuyu arayıp duruyorum; bulsam herhalde aynı düğmeye basınca geri, asıl ait olduğum zamana dönerim. Ama kutu da yok nedense. Şirinyer'e gidip çalıştığım pastaneyi aradım, pastane de yok olmuş. Ona da mı ben sebep oldum yoksa? Ne yapacağımı bilmiyorum. Kutuyu bulmam gerek bir an önce. Ya bu arada patron gelirse pastaneye? Benden başka kimse yoktu içeride düğmeye bastığım zaman. Ya dükkan soyulursa? Ya patron gelip de beni bulamazsa? Ya o adam gelirse kutusunu almak için? Hatta daha da önemlisi, her gün tam akşamüstü 5'te dondurma almak bahanesiyle beni görmeye gelen o kızın geliş saatini kaçırırsam? Oysa ona açılacaktım bugün. Bir an önce geri dönmem gerek. 2014 benim yılım, benim zamanım değil. İşim yok burada ve bu zamanda. Hemen o kutuyu bulmam gerek. Hem de hemen.

14 Haziran 2014 Cumartesi

Çünkü aslında bir yer, orada sevdiklerin de varsa güzeldir.

Üniversiteyi bitirip İzmir'den gidenlerin çoğu İzmir'i özler. Ama aradan zaman geçip de İzmir'e geldiklerinde o eski tadı bulamaz çoğu. Çünkü aslında özledikleri şey İzmir'den çok geçmişin kendisidir, arkadaşlarla birlikte geçirilen zamandır. O dört yıl çoğu kişi için yaşamlarının en güzel dört yılı gibidir. Aslında özlenen bir daha asla geri gelmeyecek olandır. 

Çünkü aslında bir yer, orada sevdiklerin de varsa güzeldir.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Sahte Can Yücel "şeyleri"...

Öncelikle şunu söyleyeyim:  İnternet üzerinde Can Yücel adıyla dolaşan (hangi site olduğu önemli değil, İnternet ortamındaki her yer) sözde şiirlerin tamamına yakınının Can Yücel ile ilgisi yok. O nedenle kanıtları İnternet'ten göstermeyelim.  Bir şiirin Can Yücel'e ait olduğunu kanıtlamanın tek yolu var: Ona ait hangi kitabın hangi sayfasında olduğunu söylemek. Hatta basılı antolojiler, ders kitapları, vs. bile değil, onlardakilerin bile çoğu yalan. "Her Şey Sende Gizli" diye bir metin lise 2 ders kitabına bile girmiş. Ama Can Yücel'e ait öyle bir şey yok tabiî. Sadece ve sadece kendi kitapları kanıt olarak gösterilebilir. Bu dediğimi bizzat kendi ailesi beyanat vererek birkaç kez açıkladılar. Buna rağmen yine de "Erkek Dediğin" ya da "Kadın Dediğin" gibi şeylerin (şiir diyemiyorum, çünkü şiir olacak özellikle değiller) Can Yücel'e ait olduğunu düşünüyorsanız, ona ait kitaplara bakın, bulun. Ben bizzat tek tek, sayfa sayfa baktım, yok. Bulursanız bana da söyleyin ki, fikrim değişsin. Şimdi, bu metinler onun kitaplarında olmadığına göre, hangi sayfada olmadığına dair kanıt sunamam, çünkü yoklar. Ama sizi ikna etmek için belki başka kanıtlar sunabilirim:
1) Hürriyet'te yer alan haber:http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/haber/24503979.asp
2) Eşi Güler Yücel ve kızı Su Yücel ile söyleşi: http://kemaloncu.blogcu.com/sahte-can-yucel-siirleri-guler-yucel-ile-soylesi/5860890
3) Evrensel Gazetesi'nde konuyla ilgili olarak çıkan yazı: http://www.evrensel.net/kose-yazisi/17742/canimizi-sikamazlar.html
4) Edebiyatçı Semih Çelenk'in hazırladığı listede de sahte şiirlerin çoğunun adı geçiyor: http://semihcelenk.blogcu.com/internette-sahte-can-yucel-metinleri-semih-celenk/11038398
Sahtelik kopyala-yapıştır'la o kadar çok yayılmış ki, sahte bir metin İnternet ortamında milyon yerde bulunabiliyor. Hatta ünlü tiyatrocularımız bile çıkıp o sözde eserleri seslendirmişler, Youtube'da görülebilir (Semih Çelenk'in Youtube'daki videolara yaptığı yorumlar da şurada: http://www.youtube.com/user/semihcelenk). Paylaştığım haberlerde de görülebileceği gibi, sahte metinler ders kitaplarına kadar girdi. Galiba bu sorun çözülmeyecek de. Kitap okumayıp, İnternet'e "bakanlar" da gördüklerini şiir sanacak hep, sanıyorlar da.

Benden de hesap sorulsun.

Eğer ileride tüm bu olanların hesabı sorulabilirse, mutlaka biz öğretmenlerden de hesap sorulsun. Diğer öğretmenler adına değil, ama en azından kendi adıma konuşayım. Belki bizzat kötülükleri yapanlar kadar ağır değildir suçum, ama her şeyin bu kadar kötüye gitmesinde onlar kadar olmasa da mutlaka bir payım vardır. Demek ki, yeterince doğa, insan, emek, bilim, sanat yanlısı olarak yetiştirememişim öğrencilerimi, ya da yeterli sayıda insan yetiştirememişim. Not düşsün tüm olanların kaydını tutanlar, özel ricamdır: başkaları kendisi için de benzer şeyleri düşünür ve ister mi bilmem, ama en azından benden mutlaka hesap sorulsun.

Çocukların gözyaşları

Sizin her sırıtışınızı gördüğümde, aklıma bu çocukların gözyaşlarını getireceğim. Asla unutmayacağım, asla! Bir an bile unutmayacağım. Umarım bir gün bu gözyaşlarının ahı sizi yakacak, madende yananlardan daha beter yakacak. Dilerim o güne kadar her uykunuz sık sık kan ter içinde uyanacağınız kabuslarla bölünür.

5 Şubat 2014 Çarşamba

Şebnem Ferah'ın 1 Haziran 2013 tarihli mektubu

Şebnem Ferah'ın 1 Haziran 2013 günü yani kitleselleşip ülke geneline yayılan Gezi eylemlerinin henüz ikinci gününde Erdoğan'a yazdığı o açık mektubu anımsayalım:

Sayın Başbakanım, 

Az önce konuşmanızı dinledim, küçük bir hatırlatma yapmak istedim. Unutmayınız; siz, size oy vermeyenlerin, sizinle aynı fikirde olmayanların da başbakanısınız. Günlerdir kendi vatandaşlarınıza ruhen ve bedenen şiddet uygulanmaktadır. Üstelik dünyanın neresine giderseniz gidin ‘doğru’ ve ‘haklı’ sayılacak, parkını, ağaçlarını, şehirlerini korumaya gönüllü insanların masum gösterisine karşılık olarak…

Sayın Başbakanım; lafı hiç uzatmayayım. Hislerim beni yanıltmıyorsa bugünlerde takınacağınız tavır tarihe nasıl geçeceğiniz konusunda her zamankinden çok daha etkili olacak. Sayın Başbakanım, eğer söylemezsem insan olarak çok büyük bir yanlışa ortak olmuş gibi hissedeceğim, lütfen bir konuşma daha yapıp özür dileyiniz… Bütün kalbimle ve inanarak söylüyorum, bunu bize borçlusunuz.

Sayın ve sevgili başbakanım; ben ‘bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçe yaşamak’ isteyen vatandaşlarınızdan biriyim. Siz, bizim Başbakanımızsınız. Rica ediyorum, karşıdan bakıldığında en eksik ifadeyle ‘erk sarhoşluğu’ gibi görünün bu tavrınızı bir tarafa bırakınız ve ivedilikle ‘dinlemeye’ başlayınız.

Saygılarımla.

Şebnem Ferah
1 Haziran 2013


Şebnem Ferah, Gezi eylemleri sırasında her sanatçının göstermesi gereken duruşu göstererek tarihe geçti. Yine Şebnem Ferah mektubunda Erdoğan'a "Hislerim beni yanıltmıyorsa bugünlerde takınacağınız tavır tarihe nasıl geçeceğiniz konusunda her zamankinden çok daha etkili olacak." diyordu. O da oldu; Erdoğan da tarihe geçti Gezi eylemleri sırasındaki tavrıyla. Nasıl geçtiğini ise siz de, ben de, hepimiz biliyoruz.

27 Ocak 2014 Pazartesi

Sessizlik

Sessizlik

bir yaz şafağında kuşlar ötmeye başladığında
şafağın sessizliğine hayat verirler,
konuşmada ara sessizliktir ve sessizlik
ötekinin konuşmamasıdır ya da
senin konuşmaktan vazgeçmendir ya da
senin gece yalnızlığın ve konuşacak kimsenin olmayışıdır,
ve sessizlik
hava durgunken ormanın tetikte beklemesi
ya da havada tehlike kokusu olduğu andır. Sessizlik
örter müziği, konuşmaları, savaş silahlarını. Sessizlik
taşların ve dağların türküsü, aşıkların konuşması,
şairlerin soluğu ve sesin dış yüzü
ta kendisidir sesin:


ölümün sessiz dünyasında sessizlik yoktur.


Stephan Brecht (Çeviren: Uğur Altunay)



Silence

when on a summer dawn the birds start calling
they bring to life the silence of the dawn,
a pause in speech is silence, and silence
when the other does not speak or
you refrain from speaking, or when
you are alone at night & have no one to speak to,
and silence
the waiting of the forest when the air is still
or there is danger in the air. Silence
envelops music, talk, the guns of battle. Silence,
the songs of stones & mountains, speech of lovers,
breath of poets, the outward shape of sound
is sound itself:


there is no silence in the soundless world of death.


Stephan Brecht

Orpheus'a Soneler

Orpheus'a Soneler
II, 29


Sayısız uzaklıkların sessiz dostu, duy
nefesin tüm bu boşlukları nasıl da büyütmekte.
Bırak, varlığın tıpkı bir çan gibi çınlatsın
geceyi. Senin yüzünden beslenen ne varsa

semiriyor kendine sunulan gıdadan.
Değişiklikleri yaşa, dışarda ve içerde.
Sana acı veren en büyük kayıp nedir?
Eğer içmek acıysa, o zaman sen kendin şarap ol.

Bu dipsiz karanlıkta, kuvvet ol
büyülü halkalarıyla çevreleyen duyularını,
onların gizemli yüzleşmelerinin duyusu ol.

Ve eğer ölümlüler anmıyorlarsa artık adını,
fısılda sessiz toprak anaya: Ben akmaktayım.
Seslen gürleyen suya: İşte varım.

Rainer Maria Rilke (Çeviri: Uğur Altunay)



____________________________

Yukarıdaki çeviriyi 2000 yılında yapıp İnternet ortamında ilk kez o zamanlar web tasarımcıları tarafından çok kullanılan Geocities altında yayımladım.  Sonraları Geocities şirketi Yahoo tarafından satın alındı ve tamamen kapatıldı.  Geocities altında yer alan tüm siteleri ise bazı uyanık girişimciler kopyalayıp Reocities ve benzer yeni site adları altında yayımlamışlar.  Dolayısıyla yukarıdaki çeviri o eski kopya sitelerde bugün de hâlâ bulunabilir.  2009 yılında "Orpheus'a Soneler" başlığıyla YKY yayını olarak bir çeviri kitap yayımlandı.  O kitabın 81. sayfasında yukarıdaki çevirinin  bir  alternatifi görülebilir.  Benim çevirimden oldukça farklıdır.

26 Ocak 2014 Pazar

12. Sone

12. Sone

Artık sen ebediyen yoksun. Artık yoksun.
Ebediyen, sanki yağmurların dindiği an gibi
Her gün gün doğmadan çok daha önce
Özlem acısının yüreğime batan iğneleriyle uyanıp
Kalkıyorum, giyiniyorum, soluk alıyorum ve düşünüyorum
Kalbin benim asla öğrenemediğim ne sırlar saklıyordu, kimbilir
Bana ulaşmayan sözlerin çınlıyor kulaklarımda
Eğilip ayakkabımın bağcıklarını bağlıyorum,
Saçlarımı tarıyorum yavaşça, çekmeceyi kapıyorum.
Ağzımdan çıkan sözler birden yüreğimi kavuruyor.
Kapıcı yine kapıma gazeteyi bırakmış,
Dudaklarımdan sözcükler dökülüyor, yavaş ve cılız.
Her zaman yaptığım şeyleri yapmaya çalışıyorum,
Kendimi kandırıyorum, hiçbir şeyin değişmediğini düşünerek.

Tom Bojeski (Çeviri: Uğur Altunay)



Sonnet XII

But you are gone forever. You are gone
Forever like the moment when the rain
Has ceased. And long before each separate dawn
The needles of sharp longing cause new pain.
I rise and dress and breathe, remembering
Your secret heart held thoughts I never knew.
All your lost words confront me with one ring
Of clarity. I bend and tie a shoe,
I slowly brush my hair, I close a drawer.
The words I speak hurt with a sudden flame.
I find the morning paper at the door,
I mouth each word; my speech is slow and lame.
I tend to things I always did before,
Performing them as if they were the same.

Tom Bojeski


________________________
Aslında bu çeviriyi yıllar önce yapıp yayımlamıştım. Ama bugün bir-iki dizede bazı değişiklikler yaptım. En yeni hali bu yani.

Bir Dağ




21 Ocak 2014 Salı

oysa sen solup sonsuzluğa ağıyorsun yine

sarı sözlerini kucaklayıp birlikteliklerimizin: damıtılıp geçmişe akıtılan
-sıcağı üstünde duruyor hâlâ: ama sen artık göremezsin
tükenmiş renklerini, ah sonlu sevdalarının: haleli
yüzünün solgunluğuna katıp böyle nereye apansız
'gitme papatya' diyorum, 'gitme': oysa sen solup sonsuzluğa ağıyorsun yine
sözlerim dağılıyor suya: üstüne de tek tek yaprakların senin
umarsızca izlemek öylece tek yapabileceğim
bu kaçıncı haykırışım balıkları çırpındıran: ama sen artık duyamazsın
'gitme papatya' diyorum usulca
biliyorum elinde değil ki senin de: yine bir ilkyaz bitti
'sarı çiçekler derme sevdiğine' son sözlerin: 'sarı ayrılık demek'
'bekle beni: bir dahaki ilkyaza yine gelirim'
'tohumlarını saçtığın bu yerde bekleyeceğim hep' diyorum: duymuyorsun
yüzünde tükenişin mi, sevincin mi olduğu bellisiz bir sarı gülümseme
sarı sözlerini kucaklayıp birlikteliklerimizin
gidiyorsun usulca


Uğur Altunay

18 Ocak 2014 Cumartesi

Her şeyi sadece senin için yaptım.

Olmaz ya, diyelim ki oldu; çok "kötü" bir okula düştün öğretmen olarak, bütün koşullar kötü, yokluk-yoksulluk bir yandan, öğrencinin seni “takmayışı”, velilerin umursamazlığı, diğer öğretmenlerin boşvermişliği öte yandan… O koşullarda bile, dersine girdiğin sınıfların sadece birinde ve sadece bir tane öğrenci olduğunu ve ileride seni çok mutlu edecek bir birikimle karşına çıkarak “Öğretmenim, her şey aslında sizin sayenizde oldu. Belki siz farkında değildiniz, ama benim üzerimde çok büyük bir etkiniz oldu, sizin ışığınız sayesinde ben okula çok sarıldım ve bugün geldiğim yere sizin bizi yüreklendirmeniz sayesinde geldim” diyeceğini hayal et. Düşün ki, karşında duran öğrencilerden hangisinin ileride bu sözleri söyleyeceğini bilmiyorsun. Hiç tahmin etmediğin bir öğrencin olabilir o. Belki şu en önde oturup dersini pür dikkat dinleyen tek öğrencidir o, ama belki de o değildir, o en yaramaz gibi görünen ve sınıfta en çok sorun çıkartandır belki de. Belki o da değildir, hiç sesi çıkmayan, senin hiç dikkatini çekmemiş, sınıfta ağzını bile açmayan bir öğrencindir. Yani demem o ki, senin düşündüğünden de ileri noktalara gidecek, alanında çok önemli yerlere gelecek, senin büyük bir gururla kendisine sarılacağın o öğrencinin şu anda karşında duran öğrencilerden hangisi olduğunu bilmiyorsun. Yeniden vurgulamak isterim: Ben olası en kötü koşullara sahip bir okulda çalıştığını düşünerek söylüyorum bunları. Daha iyi koşullara sahip bir okuldaysan, ileride karşına çıkarak seni gururlandıracak öğrenci sayısı bir değildir zaten, çok öğrencin olacaktır seni mutlu edecek. Ama ben en kötüsünü düşünerek, en “kötü” okulda çalıştığını düşünerek, yani en kötü senaryoya göre konuşuyorum. Eğer ki, o kadar olumsuz koşullarda senin emeğin sayesinde bir tanecik öğrenci, sadece bir tane öğrenci ileride seni gururlandıracaksa, emin ol, söylediklerim dikkate almaya değer. Varsay ki, diğer tüm öğrenciler için yaptıkların hiçbir işe yaramayacak (olmaz ama, mutlaka işe yarar, ama dedim ya, ben en kötüsüne göre konuşuyorum şimdi), ama şu anda kim olduğunu bilmediğin bir öğrenci ileride çok önemli bir yerde seni gerçekten de gururlandıracak işler yapacak; işte o tek öğrenci için bütün öğrencilerine büyük bir sabırla ve özveriyle yaklaşarak, bıkmadan ve yorulmadan, sevgiyle çaba göstermeye değer. Kendi kendine hep şöyle düşün: “Şu anda ne yapıyorsam, bir tek senin için yapıyorum. Bütün bu olumsuzluklara sadece senin için katlanıyorum. Çok çalışıyorum, kendimi sürekli yeniliyorum. Bunun karşılığında, senden iyi bir insan olarak yetişmeni, halkın dostu, bilimin öncüsü, emeğe saygılı, yaratan, üreten ve paylaşan bir insan olmanı bekliyorum. İçinizden bir tek öğrenci bu hedefime uygun bir insan olarak yetişse bile dünyalar benim olur ve tüm emeklerime değer.” Bütün bu süreçte, yani okulda öğretmeni olduğun süreçte, beklediklerinin karşılığını, ektiklerinin meyvesini göremeyebilirsin. Bunu baştan bilmelisin. Eğitim zaten böyle bir şey. Bazen öğrencilere verdiklerimizin karşılığını çok uzun yıllar sonra alabiliriz.

Ben otuz yıllık bir öğretmenim. Bu yazdıklarımı deneyimime dayanarak söylüyorum. Tabii, verdiklerimin karşılığını öğretmenliğim sırasında gördüğüm çok olmuştur. Ama öyle sınıflardan öyle tahmin etmediğim öğrenciler olmuştur ki, yıllar sonra beni arayıp bulmuşlar ve bana yukarıdakine benzer sözler söylemişlerdir: “Öğretmenim, ben sizin sayenizde buraya geldim. Size minnet borçluyum, ben size teşekkür etmeye geldim.” O anki keyfim tarif edilemez.

O tek öğrenciyi düşün ve kendi kendine de ki, “Her ne yapıyorsam, her şeyi bir tek senin için yapıyorum, yaptım. Biliyorum ki, içinizden biri bir gün tüm emeklerimin bir anlamı ve değeri olduğunu bana mutlaka gösterecek."

Biliyor musun, ben her şeyi ama her şeyi sadece senin için yaptım.
Sadece senin için.

Namus-kadın ilişkisi üzerine...

Namus asla kadınla ve kadın cinselliği ile ilgili bir kavram değildir. Bir kadın kendi isteğiyle başkası ile cinsel ilişkide bulunuyorsa, bu tamamen onun bileceği iştir, kimse karışamaz ve hiçbir şey söyleyemez. Başkasıyla cinsel ilişkide bulunan kadın evliyse, bu ancak kocasının onu boşaması için bir neden olabilir. O durumda bile başkalarını ilgilendirmez. Yani yetişkin bir insanın cinselliği ile namus asla ilişkilendirilemez. Herkesin bedeni kendine aittir ve onu nasıl kullanacağına ana-babası bile karışamaz. Bir kadın kendi rızası dışında ya da kandırılarak cinsel ilişkiye zorlanmışsa, bunun adı tecavüzdür ve o durumda bile namussuz olan kadın olmaz, namussuz olan erkektir. Namus başka bir şeydir yani, uygar bir insan namusu cinsellikle ilişkilendirmez. Namuslu insan başkasının emeğini sömürmez, sömürtmez. Namuslu insan kimsenin canına-malına kastetmez. Namuslu insan hakkı olmayan hiçbir şeye sahip olmaya çalışmaz, her şeyi emeğiyle, çabasıyla ve bilgisiyle kazanır. Namuslu insan doğaya, ormana, ağaca, akarsulara, durgun sulara, taşa, toprağa, hayvanlara, kuşlara, böceklere, vd. yaşamla ilgili bize geçmişten miras ne varsa hepsine saygıyla bakar ve onları koruyup geliştirir. Namuslu insan geçmişin mirası tarihi eserleri de korur. Namuslu insan, insanın üretimine dair ne varsa hepsine; sanata, edebiyata, bilime saygı duyar, sahip çıkar ve gelişip yayılması için çaba gösterir. Namuslu insan savaşa her koşulda karşı çıkar, hep barıştan yanadır. Namus kadının cinselliği değildir yani, asla değildir. Namus cinsellik dışında pek çok şeydir, ama asla kadının cinselliğiyle ilgili değildir, kadınla ilgili değildir, hiçbir kadın sadece kadın olduğu için hiçbir durumda namussuz olmaz.