11 Ekim 2008 Cumartesi

Özelleştirmeciler: Dut yemiş bülbüller

ABD'de başlayıp, yeryüzünün ikinci süper gücü Rusya'yı da yerle bir eden "finans krizi" sonrasında, başta bu iki ülkede olmak üzere, Avrupa'daki ülkelerde ve dünyanın değişik ülkelerinde özel ve güzel şirketlerin hem de en irileri bile birer birer batıp gidiyor. Bu ülkelerin sermaye destekli yönetimlerine iş düştü. O da, halktan toplanarak oluşturulan devlet bütçesinden "yardım" ile, batmakta olan şirketleri kurtarmaya çalışmak. ABD, Türkiye'nin borcunun yüz katından fazlasını "yardım" için ayırdı bile. Yani, ABD'nin dev şirketlerini kurtarmak için, ABD halkının vergileriyle oluşturulan devlet kasasından can simidi atıldı; öyle bir can simidi ki, Türkiye'nin borçlarını 100 kez öder. O bile yetmedi. ABD şirketleri can çekişmeye devam ediyor. ABD'nin "hastalığı" yeryüzüne yayılmaya, tüm dünya piyasasını sarsmaya başladı bile. Türkiye'nin de -kim ne derse desin- bundan en acı payı alacağı gün gibi aşikar.

Bu arada, özelleştirmeciler dut yemiş bülbüller gibiler. Bir konuşsalar da duysak, "tam süper olur". "Halkın malı olunca olmuyor; bak yürümüyor," demeyecekler herhalde. Gerçi özelleştirmecilerin içinde yüksek sesle konuşanlar olmasa da, mırıldananlar yok değil. Batan sermaye düzeni değilmiş de, hükümetlerin yanlış politikalarıymış da... Özelleştirmeciler kıvırmayı iyi bilirler. Kıvırmaya devam etsinler, onlar kıvırsın diye müzik çalan da olur.

Zaman sermaye düzeninin tüm hastalıklarını afişe etme, halkın emeğine-malına el koyan bu anlayışların, işgalci mantığın insanlığı-yeryüzünü nereye götürdüğünü açıkça gösterme zamanıdır.

Dünya üzerinde bir hayalet geziyor. O hayalet özelleştirmecileri en azından uzunca bir süre daha çok ama çok korkutacak. Gerçi bu arada olan yine de tüm dünyadaki yoksul halklara olacak. Onların şirketleri ve dolayısıyla da paracıkları kurtulsun diye halkın parası özel şirketlere aktarılıyor. Şirketler batarken zaten yoksul olan sıradan insanlar ölüm sınırını aşıyor.

6 Ekim 2008 Pazartesi

Üniversiteler açıldı...

Üniversiteler yeni çalışma yılına başladı. Öncelikle herkes için güzellikler getirmesini, dünyada tüm canlılar için yaşam kalitesinin daha da artması için verimli bir yıl olmasını dilerim.

Yeni akademik yıl vesilesiyle, üniversitelerin bazı sorunlarını sıralamak isterim:

1. Öğretim elemanlarının niteliksizliği ve verimsizliği: Öğretim elemanları branşlarında kendilerini geliştirmek için yeterince çalışmıyorlar. Genellikle yabancı dil bilmiyorlar; bu nedenle alanlarında okumaları gereken yabancı yayınları izle(ye)miyorlar. Oysa çoğu alanda, sözgelimi eğitim bilimlerinde alanyazın baskın biçimde İngilizce. Ayrıca, öğretim elemanları ne yayın üretimine ne de özellikle işledikleri derslere gereken önemi veriyorlar. Dersler eksik ve niteliksiz biçimde işleniyor. Dersleri tümüyle öğrencilere anlattıranlar da az değil. Öğretim elemanları genellikle entelektüel bir kimliğe de sahip değil; sanatla, edebiyatla ilgilenmiyorlar, opera-tiyatro-bale gibi etkinlikleri izlemiyorlar, sinemaya gideni bile çok az, herhangi bir dergiyi izleyen parmakla sayılacak denli az, gazete okuyan da öyle. Öğretim elemanları genellikle çok ders alıp çok ücret alma peşindeler. Yönetim onları zorlamadığı halde, olağanüstü sayılarda haftalık ders yükü alan çok sayıda öğretim elemanı var.

2. Öğretim elemanlarının, idari personelin ve öğrencilerin karar alma süreçlerine katılamaması: Kararlar yasada belirtilen kurullarca alınıyor. Hatta çoğunlukla üst yönetimin aldığı ya da ya da istediği kararları onaylamaktan öteye gitmiyor kurulların işlevi. Öğretim elemanları, idari personel ve öğrenciler ise, kendilerini ilgilendiren kararlarda bile hiçbir söz hakkına sahip değiller.

3. Öğrenciler güdüsüz ve verimsiz: Hem liseden getirdikleri alışkanlıklar nedeniyle, hem de üniversite ortamının olumsuzlukları nedeniyle, öğrenciler genel olarak güdüsüz, isteksiz. Çoğu öğrenci yalnızca zorunlu devam saatini tutturma ve geçer not alma derdinde. Üretmek, paylaşmak, yararlı olmak gibi gayeleri olan çok az. Yabancı dil bilmedikleri gibi, Türkçeyi bile doğru kullanamıyorlar. Herhangi bir yazıyı yanlışsız yazamıyorlar.

4. Çatışmalar ve iletişim bozuklukları var: Öğretim elemanlarının kendi arasında ve öğretim elemanları ile öğrenciler arasında iletişim bozuklukları var. Kişiler birbirlerine kendilerini doğru biçimde anlatmaktan genellikle acizler ve kendisi dışındakilerin kötü niyetli olduğunu düşünüyorlar.

5. Eleştirel ve yaratıcı düşünme ortamı yok: Yukarıda sayılan nedenlerden ötürü, bilim üretmenin olmazsa olmaz koşulları olan eleştirel bakış ve yaratıcı düşünme ortamı üniversitelerde genel olarak yok. Öğretim elemanları üstlerine, öğrenciler de öğretim elemanlarına hiyerarşik olarak bağımlılar. Bu da eleştirel düşünmeyi ve yaratıcılığı engelleyen en önemli etmenlerden biri.

6. Üniversitelerde kayırmacılık var: Öğretim elemanları bilerek ya da farkında olmadan belli öğrencileri kayırabiliyorlar. Yönetimler de genellikle kendilerine yakın olan öğretim elemanlarını kayırıyor. Belli görevler ve konumlar edinmede liyakat her zaman yeterli olmayabiliyor. Lisansüstü öğrenci alırken de bazen yakınlık önem taşıyabiliyor.

7. Öğrencilerin ve öğretim elemanlarının yararlanacağı donanımlar yetersiz: Üniversitelerde genellikle kütüphaneler kolayca erişilebilir olanaklara ve sistemlere sahip değiller. Kitap sayıları genellikle yetersiz. Çoğu üniversitede kütüphaneler asıl yararlanılacakları saatler olan mesai dışı saatlerde ve haftasonlarında kapalı. Çoğu üniversitede özellikle öğrencilerin kullanabileceği İnternet olanakları yok.

8. Üniversiteler tarikatların kuşatmasında: Özellikle kayıt günlerinden başlayarak tarikat temsilcileri özellikle yeni gelen öğrencileri cazip önerilerle (ucuz hatta bedava yurt-yemek teklif ederek) öğrencileri avlama peşinde. Böylelikle, özgür ve bilimsel düşüncenin egemen olması gereken üniversitelerde dogmaların etkisi altında kalan öğrencilerin sayısı her geçen yıl artıyor.

Yazıyı daha sonra sürdüreceğim. Bu arada, aradan bir gün geçmiş de olsa, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü tüm öğretmenlere ve öğretmen adaylarına kutlu olsun.