11 Ekim 2008 Cumartesi

Özelleştirmeciler: Dut yemiş bülbüller

ABD'de başlayıp, yeryüzünün ikinci süper gücü Rusya'yı da yerle bir eden "finans krizi" sonrasında, başta bu iki ülkede olmak üzere, Avrupa'daki ülkelerde ve dünyanın değişik ülkelerinde özel ve güzel şirketlerin hem de en irileri bile birer birer batıp gidiyor. Bu ülkelerin sermaye destekli yönetimlerine iş düştü. O da, halktan toplanarak oluşturulan devlet bütçesinden "yardım" ile, batmakta olan şirketleri kurtarmaya çalışmak. ABD, Türkiye'nin borcunun yüz katından fazlasını "yardım" için ayırdı bile. Yani, ABD'nin dev şirketlerini kurtarmak için, ABD halkının vergileriyle oluşturulan devlet kasasından can simidi atıldı; öyle bir can simidi ki, Türkiye'nin borçlarını 100 kez öder. O bile yetmedi. ABD şirketleri can çekişmeye devam ediyor. ABD'nin "hastalığı" yeryüzüne yayılmaya, tüm dünya piyasasını sarsmaya başladı bile. Türkiye'nin de -kim ne derse desin- bundan en acı payı alacağı gün gibi aşikar.

Bu arada, özelleştirmeciler dut yemiş bülbüller gibiler. Bir konuşsalar da duysak, "tam süper olur". "Halkın malı olunca olmuyor; bak yürümüyor," demeyecekler herhalde. Gerçi özelleştirmecilerin içinde yüksek sesle konuşanlar olmasa da, mırıldananlar yok değil. Batan sermaye düzeni değilmiş de, hükümetlerin yanlış politikalarıymış da... Özelleştirmeciler kıvırmayı iyi bilirler. Kıvırmaya devam etsinler, onlar kıvırsın diye müzik çalan da olur.

Zaman sermaye düzeninin tüm hastalıklarını afişe etme, halkın emeğine-malına el koyan bu anlayışların, işgalci mantığın insanlığı-yeryüzünü nereye götürdüğünü açıkça gösterme zamanıdır.

Dünya üzerinde bir hayalet geziyor. O hayalet özelleştirmecileri en azından uzunca bir süre daha çok ama çok korkutacak. Gerçi bu arada olan yine de tüm dünyadaki yoksul halklara olacak. Onların şirketleri ve dolayısıyla da paracıkları kurtulsun diye halkın parası özel şirketlere aktarılıyor. Şirketler batarken zaten yoksul olan sıradan insanlar ölüm sınırını aşıyor.

6 Ekim 2008 Pazartesi

Üniversiteler açıldı...

Üniversiteler yeni çalışma yılına başladı. Öncelikle herkes için güzellikler getirmesini, dünyada tüm canlılar için yaşam kalitesinin daha da artması için verimli bir yıl olmasını dilerim.

Yeni akademik yıl vesilesiyle, üniversitelerin bazı sorunlarını sıralamak isterim:

1. Öğretim elemanlarının niteliksizliği ve verimsizliği: Öğretim elemanları branşlarında kendilerini geliştirmek için yeterince çalışmıyorlar. Genellikle yabancı dil bilmiyorlar; bu nedenle alanlarında okumaları gereken yabancı yayınları izle(ye)miyorlar. Oysa çoğu alanda, sözgelimi eğitim bilimlerinde alanyazın baskın biçimde İngilizce. Ayrıca, öğretim elemanları ne yayın üretimine ne de özellikle işledikleri derslere gereken önemi veriyorlar. Dersler eksik ve niteliksiz biçimde işleniyor. Dersleri tümüyle öğrencilere anlattıranlar da az değil. Öğretim elemanları genellikle entelektüel bir kimliğe de sahip değil; sanatla, edebiyatla ilgilenmiyorlar, opera-tiyatro-bale gibi etkinlikleri izlemiyorlar, sinemaya gideni bile çok az, herhangi bir dergiyi izleyen parmakla sayılacak denli az, gazete okuyan da öyle. Öğretim elemanları genellikle çok ders alıp çok ücret alma peşindeler. Yönetim onları zorlamadığı halde, olağanüstü sayılarda haftalık ders yükü alan çok sayıda öğretim elemanı var.

2. Öğretim elemanlarının, idari personelin ve öğrencilerin karar alma süreçlerine katılamaması: Kararlar yasada belirtilen kurullarca alınıyor. Hatta çoğunlukla üst yönetimin aldığı ya da ya da istediği kararları onaylamaktan öteye gitmiyor kurulların işlevi. Öğretim elemanları, idari personel ve öğrenciler ise, kendilerini ilgilendiren kararlarda bile hiçbir söz hakkına sahip değiller.

3. Öğrenciler güdüsüz ve verimsiz: Hem liseden getirdikleri alışkanlıklar nedeniyle, hem de üniversite ortamının olumsuzlukları nedeniyle, öğrenciler genel olarak güdüsüz, isteksiz. Çoğu öğrenci yalnızca zorunlu devam saatini tutturma ve geçer not alma derdinde. Üretmek, paylaşmak, yararlı olmak gibi gayeleri olan çok az. Yabancı dil bilmedikleri gibi, Türkçeyi bile doğru kullanamıyorlar. Herhangi bir yazıyı yanlışsız yazamıyorlar.

4. Çatışmalar ve iletişim bozuklukları var: Öğretim elemanlarının kendi arasında ve öğretim elemanları ile öğrenciler arasında iletişim bozuklukları var. Kişiler birbirlerine kendilerini doğru biçimde anlatmaktan genellikle acizler ve kendisi dışındakilerin kötü niyetli olduğunu düşünüyorlar.

5. Eleştirel ve yaratıcı düşünme ortamı yok: Yukarıda sayılan nedenlerden ötürü, bilim üretmenin olmazsa olmaz koşulları olan eleştirel bakış ve yaratıcı düşünme ortamı üniversitelerde genel olarak yok. Öğretim elemanları üstlerine, öğrenciler de öğretim elemanlarına hiyerarşik olarak bağımlılar. Bu da eleştirel düşünmeyi ve yaratıcılığı engelleyen en önemli etmenlerden biri.

6. Üniversitelerde kayırmacılık var: Öğretim elemanları bilerek ya da farkında olmadan belli öğrencileri kayırabiliyorlar. Yönetimler de genellikle kendilerine yakın olan öğretim elemanlarını kayırıyor. Belli görevler ve konumlar edinmede liyakat her zaman yeterli olmayabiliyor. Lisansüstü öğrenci alırken de bazen yakınlık önem taşıyabiliyor.

7. Öğrencilerin ve öğretim elemanlarının yararlanacağı donanımlar yetersiz: Üniversitelerde genellikle kütüphaneler kolayca erişilebilir olanaklara ve sistemlere sahip değiller. Kitap sayıları genellikle yetersiz. Çoğu üniversitede kütüphaneler asıl yararlanılacakları saatler olan mesai dışı saatlerde ve haftasonlarında kapalı. Çoğu üniversitede özellikle öğrencilerin kullanabileceği İnternet olanakları yok.

8. Üniversiteler tarikatların kuşatmasında: Özellikle kayıt günlerinden başlayarak tarikat temsilcileri özellikle yeni gelen öğrencileri cazip önerilerle (ucuz hatta bedava yurt-yemek teklif ederek) öğrencileri avlama peşinde. Böylelikle, özgür ve bilimsel düşüncenin egemen olması gereken üniversitelerde dogmaların etkisi altında kalan öğrencilerin sayısı her geçen yıl artıyor.

Yazıyı daha sonra sürdüreceğim. Bu arada, aradan bir gün geçmiş de olsa, 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü tüm öğretmenlere ve öğretmen adaylarına kutlu olsun.

16 Nisan 2008 Çarşamba

Ayrı ve bitişik yazılan 'de' üzerine

Vazgeçtim sıradan okur-yazarlardan, üniversite mezunu, yüksek lisans yapan, öğretmenlik yapan ve hatta Türkçe öğretmeni olan pek çok tanıdığım bile ayrı yazılması gereken de'yi ayrı yazmayı beceremiyor. Sorunca, "Aceleden öyle oldu," gibisinden bir yanıt geliyor çoğunlukla. Gerçek bu değil tabii; dile yönelik özensizlik birinci neden. Dile önem vermeyince, bilgilenme ve bilgiyi de kullanma isteği olmuyor doğal olarak. Çok okumama ve yazmama da önemli bir neden. Ayrı yazılması gereken de'yi ayırmayan ve öğretmenlik yapan çok sayıda öğrencim var. Yanlışlarını farkedip, doğrusunun ne olması gerektiğini nedenleriyle anlatmama karşın, çoğunda herhangi bir değişiklik görmedim. O nedenle, kolayca düzeltilebilecek bir yanlışı düzeltmemedeki ısrarın nedeninin, umursamama-önemsememe olduğunu düşünüyorum. Eğer sorun "acele" olsaydı, neden bitişik yazma yanlışı sadece de'de olsundu ki? Sözgelimi, acele nedeniyle bitişik yazan birinin bu paragrafı şöyle yazması gerekmez mi?

Vazgeçtimsıradanokuryazarlardanüniversitemezunu,yükseklisansyapanöğretmenlikyapanvehattaTürkçeöğretmeniolanpekçoktanıdığımbileayrıyazılmasıgerekendeyiayrıyazmayıbeceremiyor.Sorunca,aceledenöyleoldugibisindenbiryanıtgeliyorçoğunlukla.Gerçekbudeğiltabiidileyöneliközensizlikbirincineden.Dileönemvermeyincebilgilenmevebilgiyidekullanmaisteğiolmuyordoğalolarak.Çokokumamaveyazmamadaönemlibirneden.
Yani, her sözcük özenle birbirinden ayrı yazılıyor ve yanlış yapılmıyor da, neden sıra de'ye gelince bitişik yazılıveriyor?

Diline özen göstermeyen ve üstelik de öğretmen olanları mazur görecek hiçbir neden yok bence, ama suç biraz da onları bu yaşa getirenlerde değil mi? Güzel konuşma ve yazma üzerine yazılmış hem de üniversitede okutulan bir kitabın bile her sayfasında çok sayıda yazım yanlışı ve anlatım bozukluğu varsa, o kitapları okuyarak yetişmiş öğrencilerde değildir tüm suç herhalde.

Şimdi gelelim, dilimizde tüy bitmesine neden olan açıklamalara... Hangi durumlarda de ayrı ve hangi durumlarda bitişik yazılır ve dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?

De, dahi anlamında kullanılıyorsa, ayrı yazılmalıdır. Örneğin, "Ahmet de gelecek," tümcesinde de, dahi anlamında kullanılıyor. Öyleyse, ayrı yazılmalıdır.

De'yi ayrı yazıp yazmamaya karar vermek için yapılabilecek küçük bir test var: De'yi çıkardığınız zaman, geride kalanlar yine anlamlı ve doğru bir tümce oluşturuyorsa, tümce düşüklüğü olmuyorsa, o de ayrı yazılmalıdır.
"Ahmet de gelecek," tümcesinden 'de'yi çıkarırsak, geriye "Ahmet gelecek," kalıyor ve 'de'siz olan tümce de anlamlı ve herhangi bir bozukluk yok. Öyleyse bu tümcede de ayrı yazılmalıdır. De'yi çıkarınca, geride kalanlar tümce oluşturmuyorsa, bir bozukluk varsa, o zaman o de bitişik yazılmalıdır. Bitişik yazılan de bir sonektir ve yer gösterir. Örneğin, "Kitabım Ahmet'te," ve "Kitabın bende değil," tümcelerinde de sonek olarak eklenmiş olup, yer göstermektedir. Bu tümcelerden 'de'yi çıkarırsak, geriye kalanlar, "Kitabım Ahmet," ve "Kitabın ben değil," gibi anlamsız ve bozuk sözcük dizileri oluyor. Öyleyse, bu tümcelerde de'yi bitişik yazmalıyız.

Ayrı yazılan de'yi kullanırken dikkat edilmesi gereken bazı noktalar var:

1. Ayrı yazılan 'de'den önce tıpkı diğer sözcüklerden önceki gibi bir boşluk bırakmalıyız. Bir başka deyişle, ayrı yazılan 'de' bitişik yazılmadığı gibi, herhangi bir noktalama imiyle, örneğin kesme imiyle ayrılmaz. Örneğin, "Ahmet de gelecek," tümcesinde, görüldüğü gibi 'de'den önce bir boşluk vardır ve öncesinde herhangi bir noktalama imi yoktur. Bir başka deyişle, bu tümceyi, "Ahmet'de gelecek," ya da "Ahmet'te gelecek," biçiminde yazmak yanlıştır.

2. Ayrı yazılan de mutlaka d harfiyle başlar. Ardından ünlü uyumuna göre e ya da a gelebilir. Örneğin, "Ahmet de gelecek," deriz; ancak sözkonusu olan Hasan ise, bu kez a ile, "Hasan da gelecek," deriz. D'yi t'ye dönüştürüp, "Ahmet te gelecek," diye yazmak yanlıştır.

Bitişik yazılan de'yi kullanırken dikkat edilmesi gereken noktalar ise şunlar:

1. Bitişik yazılan de, öncesindeki ünsüzlere göre, d ya da t olabilir. Ardından gelen ünlü de, öncesindeki ünlülere göre, e ya da a olabilir.

Örnekler:
"Kitabın bende."
"Radyoda güzel bir program var."
"Sinemada uyuyakaldı."
"Sepette birkaç yumurta var."
"Amcam Tokat'ta yaşıyor."

2. Yukarıdaki bir örnekte de görüldüğü gibi, bitişik yazılan de cins ada eklenecekse, doğrudan bitişik yazılır (Örneğin, "Kitabın bende," tümcesinde olduğu gibi). Ancak, de eğer özel ada eklenecekse, o zaman kesme iminden sonra yazılır (Örneğin, "Amcam Tokat'ta yaşıyor," tümcesinde olduğu gibi).

Yazarken dilimize özen gösterelim. Özellikle öğretmenlerin bu tür yanlışlar yapması bağışlanır gibi değil. Daha güzel, daha yanlışsız yazmak ve okumak dileğiyle...
_______________________

Bu yazı ilk kez 6 Eylül 2006'da http://uguraltunay.blog.com/1032014 adresinde yayımlandı.

7 Nisan 2008 Pazartesi

Bir zamanlar Şirinyer...

Buca gibi, Buca'nın bir semti olan, ama aslında Buca diye bilinen merkezden daha büyük olan Şirinyer, özellikle 1980'den sonra çok değişti.

Sanal ortamın yazılı belleğine geçsin diye Şirinyer'le ilgili kendi gözlemlerimin ve deneyimlerimin bir bölümünü yazmam iyi olur diye düşündüm.

Bugün artık birleşmiş olan Şirinyer ile Buca, 1980'den önce zeytinliklerle ayrılıyordu. 1970'lerin başlarında, Şirinyer-Buca yönünde, Şirinyer'in sınırı bugün İşçievleri dönemeci olarak bilinen yer sayılabilir. Ondan sonra, bugün Evka 1 minibüslerinin döndüğü yere kadar olan alanda neredeyse hiç ev yoktu ve sağlı sollu zeytinlikler vardı. Bu arada görebileceğiniz belli başlı tek bina cezaevi binasıydı.

Şirinyer'in anacaddesi olarak bilinen Menderes Caddesi de (eski adıyla İzmir Caddesi) sağlı sollu bahçeli ve en çoğu iki ya da üç katlı evlerle doluydu. Apartman dediğimiz yüksek yapılar henüz yoktu. İlk yapılan çok katlı yapı, bugün zemininde Vakıfbank bulunan yapıdır. Menderes Caddesi'nden ayrılıp, İşçievleri yokuşuna çıkıldığında da tüm yokuşta sağlı sollu sokaklar halinde, hem arkasında hem de önünde ikişer bahçesi olan ikişer katlı tek tip kooperatif evleri vardı.

1980 öncesinde televizyon insan yaşamının merkezinde değildi henüz. Özellikle güzel havalarda insanlar hep dışarıdaydı. Arasokaklara girdiğinizde insanları hep dışarıda aileler halinde çaylar demlenmiş birlikte sohbet ederken ve çocukları da oyun oynarken görürdünüz. Evlere kapanılmazdı.

Yazları, bugün Şirinyer'de 452. Sokak ile 499/1. Sokak arasında kalan alanda (hatta 499/1. Sokak dahil, çünkü o sokak yoktu) o günün deyişiyle “cambazhane” (yani çadır tiyatrosu) kurulurdu. Halkın en büyük eğlence kaynağı orasıydı. Nejat Uygur Tiyatrosu başta olmak üzere, Anadolu'yu gezen pek çok kumpanya, mutlaka oraya da uğrar ve her gece bir oyun sergilerlerdi. Tek etkinlik tiyatro oyunu değildi; şarkıcılar, cambaz gösterisi, illüzyon gösterileri filan... Akşam gün batmadan başlayıp gece yarısına değin süren bir dizi etkinlik olurdu. Bilet alamayanlar ise, çadırın çevresindeki yeşilliklerin üzerine oturup geceyi orada geçirirdi. Tiyatro oyunu ve şarkıcılar dışarıdan görünmese de, dışarıdan dinlenilirdi. Cambaz ise iki direk arasına kurulu bir ip üzerinde yürüme gösterisi yaptığından dışarıdan da izlenirdi. Cambaz özellikle bazen yere düşüyormuş gibi numara yaptığında ise, daha çok kadınlardan çığlık yükselirdi. Cambaz mutlaka palyaço giysileri giyerdi. Yüzü de palyaço makyajlıydı. Adı da “Boncuk”tu. Anadolu'nun her yerinde cambazlar benzer giysilerle ve genellikle aynı adla sahne alırdı. Gel zaman git zaman, önce Şirinyer'de belli başlı evlere gelen televizyon giderek her eve yayıldı ve ev dışı eğlenceler de bitti tabii.

Ev dışı eğlenceler deyince, en önemli mekanların sinemalar olduğunu unutmamak gerek. 1980 öncesinde yalnızca Şirinyer'de (yani cezaevi ile Buca Köprüsü ve Gürçeşme Lisesi arasında kalan bölüm) sekiz tane sinema vardı; bugün ise nüfusu o zamana göre kat kat artmış olan Şirinyer'de bir tane bile sinema yok.

Şimdi sayalım bakalım 1970'lerde ve 80'lerin başlarında hangi sinemalar vardı Şirinyer'de:

Buca yönünden Gürçeşme yönüne doğru giderseniz, ilk karşılaşacağınız sinema İşçievleri sapağına gelmeden önce sol tarafta göreceğiniz Hayal Sineması olurdu. Yazlık sinemaydı ve galiba en son kapanan sinemalardan biri o oldu.

Sonra bugünkü Şirinyer Postanesi'nin hemen yanında, şu anda tahsilat gişelerinin olduğu yerde girişi olan Park Sineması vardı. O da yazlık sinemaydı. İlk kapanan sinemalardan biri de o oldu daha merkezi olmasına karşın.
Sonra bugünkü Şirinyer Tansaş'ın yerinde büyük bir çaybahçesi vardı. Orada da büyük bir perdede ücretsiz filmler gösterilirdi. King Kong'u orada izlemiştim. Eskiden Tansaş'ın arkasında kalan alanda da pazaryeri yoktu. Pazaryeri daha önceleri, bugün 465. Sokak, Menderes Caddesi ve Mehmet Akif Caddesi arasında kalan alanda, daha küçük bir yerdeydi (Bilyeli tekerlekler takılmış tahta kutulardan oluşan el arabalarıyla Şirinyer'in yoksul mahallelerinin çocukları, pazar alışverişini yapanların eşyasını evlerine kadar taşırlar, yani hamallık ederlerdi).
Gürçeşme yönüne doğru devam ederseniz, bugünkü İş Bankası'nı geçtikten sonraki mobilyacının yerinde kışlık Uğur Sineması vardı. Yolun karşı tarafında da yazlık Altınordu Sineması vardı.

Gürçeşme yönüne doğru değil de, Şirinyer İstasyonu yönüne doğru inerseniz, istasyonu geçtikten sonra sağ tarafta Şirinyer'in en eski ve halkın en çok gittiği sineması olan Emek Sineması vardı. Kışlık salonu da vardı, yazlık bahçesi de. Galiba en son kapanan sinema da o oldu. Bir defasında, Yılmaz Güney'in Arkadaş filmini izliyorduk yazlık sinemada. Filmin orta yerinde şiddetli bir yağmur başladı. Kimse de sinemayı terketmedi. Bunun üzerine anonsla filmi durdurup, izleyicileri kışlık salona davet ettiler ve filmin geri kalanını yazları aslında kapalı olan kışlık salonda izledik.

Emek Sineması'na yakın bir yerde, Namık Kemal Caddesi üzerinde kışlık İpek Sineması vardı. Bütün çocukluğumuz ve gençliğimiz özellikle bu sinemalarda geçti. Özellikle de haftasonları ailemiz göndermek istemese de, zorla para koparıp sinemaya giderdik. Dört film birden gösterilirdi. Sinemaya saat 11'de girerdik, akşam 5'e ya da 6'ya kadar birbiri ardına film izlerdik. Film türlerinde genellikle şöyle bir dağılım olurdu: bir tane Türk salon filmi (Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray gibi film yıldızları, zengin aşık, yoksul sevgili ikilemi üzerine kurulu aşk filmi), bir tane uzakdoğu karate filmi (en çok aklımda kalan da Bruce Lee filmleri ya da Wang Yu filmleri), bir tane komedi filmi (en çok aklımda kalan da ünlü İtalyan komedi ikilisi “002 Yavru ile Katip” serisi -bizde de daha yakın zamanda “Nokta ile Virgül” diye bir ikilice taklit edildi) ve bir tane de polisiye film. Çocukken, sinema çıkışında değişirdik ve izlediğimiz filmin kahramanı olurduk.

Ulaşıma gelince, eskiden belediye sınırını geçince belediye otobüsüne daha çok para verirdiniz. Örneğin Buca'dan çıkıp Şirinyer içinde bir yerde inecekseniz daha az bir para, Şirinyer'i de geçecekseniz daha çok para verirdiniz. Bilet dışarıdan alınmazdı. Otobüse biletsiz binilir, bilet ya otobüsün içinde ayrı bir bölmede oturan biletçiden satın alınırdı; ya da otobüs çok kalabalıksa, otobüsün içinde sürekli gezen biletçiden alınırdı. Önden binip arkadan inme diye bir şey yoktu. Her kapı hem biniş, hem de iniş kapısıydı. Bilet otobüsten inmeden atılmazdı, çünkü sık sık biletçi dışında gelip otobüse binen bir kontrolör tarafından herkesin bileti kontrol edilirdi.
70'lerde ve 80'lerde Şirinyer'de herkes birbirini ya şahsen ya da yalnızca simaen tanırdı. Bugünse her gördüğünüz yüz ilk kez gördüğünüz bir yüz gibi geliyor.
Adını yol üstünde bulunan 1910 tarihinde yapılan en eski bina olan Forbes Köşkü'nden alan Forbes Caddesi araç trafiğine açık bir yoldu. Ama araç trafiği Menderes Caddesi'nde bile çok azdı, değil ki, o zamanın arasokağı sayılan Forbes Caddesi'nde çok olsun.
İşte 1970'lerin Şirinyer'iyle ilgili kişisel gözlemlerime ve deneyimlerime dayalı bazı bilgi, anı kırıntıları.

Keşke o yıllarda makinem olsaydı ve şimdi bu yazıyı fotoğraflarla süsleyebilseydim.

Yazmayı hep ertelemiştim, daha iyisini yazmak için. Daha iyisini yazmak elbet olanaklıdır; ama sürekli erteleyince hiç yazamamak tehlikesi de vardı. Artık yok.
_________________________

Bu yazının PDF sürümü (66 kb)

2 Nisan 2008 Çarşamba

Buca'da yeşil giderek azalırken...

Size 10 puanlık uzmanlık sorusu, hemen yanıt vermeyin sakın. İyice düşünerek yanıt verin; büyük olasılıkla ilk yanıtınız yanlış olacak. Sorum şu: "Akşehir Gölü nerededir?" Hani Nasrettin Hoca'nın maya çaldığı şu ünlü gölü soruyorum, nerede olduğunu biliyor musunuz?

Akşehir mi dediniz? Değil. Konya? O da değil. Sizi fazla yormayayım isterseniz. Öyle bir göl yok. Vardı, ama artık yok. Yeşilin acımasızca yok edildiği, ormanların sözde turistik tesislere pazarlanarak kıyıldığı, vahşi sulamanın önüne geçmek için hiçbir şey yapılmadığı bu ülkede daha da kötüsünü göreceğiz, göreceksiniz. Çok yakın bir gelecekte artık musluklarınızki su ebediyen kesildiğinde kafanıza dank edecek, ama iş işten de geçmiş olacak. Kuşların, böceklerin nesli bir bir tüketilirken, ormanlar yok edilirken sesini çıkarmayan, üstüne üstlük kıyımcılara daha çok itibar edip onları yöneticimiz yapan siz insanlardan bu topraklar, bu kıydırdığınız ormanlar öcünü alır. Nasıl mı; göllerinizi elinizden alarak, yağmur yağdırmayıp barajlarınızı susuz bırakarak ve bir gün artık musluklarınızı paslanmaya bırakıp sizi de açlığa, susuzluğa ve ölüme terkederek. Olan bundan ibarettir. Bu tanrının işi değil. Siz ekmiştiniz, siz biçiyorsunuz.

Herkes yakın çevresindeki yeşile sahip çıksa, bunlar olmazdı, ama oluyor. Yıllardır, en azından Buca'daki yeşile sahip çıkılması için yakın çevremdekileri uyarmaya çalışıyorum. Ama bir kişinin bile yetkililere telefon açıp ya da mektup atıp, kardeşim bu ne iştir, ne yapıyorsunuz, diye sorduğuna da tanık olmadım. En iyi niyetlisi bile sadece kendi kendine konuşuyor.

Çok değil, otuz-kırk yıl kadar önce Buca'da bağbozumu yapılırdı. Her yer bağ ve zeytinlikti. Hiç kalmadı. Birkaç yıldır da Buca ile Kaynaklar arasındaki ormanlar yok ediliyor. Hepsi "yasal". Yazılar yazdım, gelen yanıtlar kesimlerin yasal olduğu ve kesilen ağaçların satılışından gelir elde edildiği yolunda. O paracıklarınız yağmur yağdırır mı, oksijen üretir mi, meyve verir mi, sofraya konulup yenir mi, gölgesinde piknik yapılır mı; o paracıklarınız hayvanlara, kuşlara ve böceklere barınak olur mu?

Kaynaklar yolundaki ormanların yok edilişiyle ilgili olarak belediye ile olan yazışmalarımı 5 Nisan 2006 tarihli Yeryüzü Günlüğü'nde yayımlamıştım. Kaç kişi okudu bilmem, ama okuyup da harekete geçen olduğunu da duymadım. Hiçbir ileti de almadım.

Geçenlerde bu kez bir mahalle arasındaki korulukla ilgili olarak yazıştım belediyeyle. Mahalleliden duyduğum kadarıyla, içinde elli tane kadar yetişkin ağaç bulunan ve Buca Belediyesi'ne ait olan "arsa" satılmıştı ve içindeki ağaçlar kesilerek oraya binalar kondurulacaktı. İnanamadım, doğru değildir diye düşündüm, diyemeyeceğim. Bu ülkede hiçbir şeye şaşırmamayı uzun zaman önce öğrendim ben. Yine de tuttum tüm şehirden sorumlu Büyükşehir Belediyesi'ne bir yazı yazdım. Onlardan da yanıt geldi. Gelen yanıta göre, duyduğum her şey doğru. Ve satış da "yasal" tabii. Gelen yanıtta yetişkin ağaçlardan ve onların geleceğinden söz edilmiyor. Ağaçlar yok hükmünde yani. Orası "konut alanı"ymış.

İşte yazışmalar:

Öncelikle benim belediyeye yazdığım yazı:

Merhaba,

Buca'da
1028. Sokak, 1030. Sokak ve Yavuz Sultan Selim Caddesi arasında kalan alanda yaklaşık elli kadar artık yetişkin sayılabilecek çam ağacı var. Buca Belediyesi'ne ait olan bu alanın belediye tarafından satıldığı ve yakında tüm ağaçların kesilerek oraya binalar dikileceği söyleniyor. Sözkonusu alan küçük diye ve sadece elli ağaç barındırıyor diye, tıpkı Kaynaklar yolu üstündeki Yöneliş Koleji bitişiğine yapılacak yüzlerce villaya kurban edilmekte olan ormanlık alan gibi gözden çıkarılmış mıdır?

Ne diyeyim, belediyenin kazancı bol olsun, bütün yeşil alanlar belediyeye kurban olsun.

Uğur Altunay.


Ve işte Büyükşehir Belediyesi'nden gelen yanıt:

Sayın ALTUNAY

İletiniz ile ilgili olarak Buca Belediyesi Emlak ve İstimlak Müdürlüğü'nden alınan yanıt;" İlgi yazınızda sözü edilen Belediye Mülkiyetindeki 767 ada 3 parseldeki 4610 M2'lik taşınmaz 24.06.2003 tarihinde, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu gereğince yapılan ihale ile satış işlemi yapılmıştır.Söz konusu taşınmaz İmar4 Planına göre konut alanında kalmaktadır." Şeklindedir.

İyi günler dileklerimizle bilgilerinize sunulur.

İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ HEMŞEHRİ İLETİŞİM MERKEZİ
Tel : 445 66 55 Faks : 446 48 18
E-posta :
him@izmir.bel.tr
Web :
http://www.izmir.bel.tr

İşte böyle... Gördüğünüz gibi her şey yasal.

Protesto (
La Haine) adlı film nasıl başlıyordu? Bir adam bir gökdelenin tepesinden atlıyor. Yere düşerken her kata geldiğinde kendi kendine şöyle diyor: "Şimdiye kadar her şey yolunda".

Evet, şimdiye kadar her şey yolunda. Henüz yere çakılmadık.

Havalar güzel, papatyalar açtı, ilkyazın tadını çıkarın.


______________________

Bu yazının PDF sürümü (130 kb)

1 Ocak 2008 Salı

Ne zaman?

İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin Hemşehri İletişim Merkezi'ne zaman zaman ileti gönderirim. Bugüne kadar gönderdiğim iletilere kibar yanıtlar almaktan fazlasını görmedim. Başka deyişle, şikayetlere yönelik hiçbir pratik uygulama olmadı. Bugün yeni yıl vesilesiyle yine yazdım onlara. Hiçbir işe yaramayacağını, Türkiye'nin bir hukuk devleti değil de, güçlünün borusunu öttürdüğü "ya sev ya terket" ülkesi olduğunu bile bile... İşte bugün gönderdiğim ileti:

2008'e girildi. Bizde de, başka ülkelerde de... Başka şehirlerde de... Merak ediyorum, acaba ne zaman İzmir'de de tıpkı gelişmiş ülkelerin gelişmiş şehirlerinde olduğu gibi...
  1. ilgili yönetmelik hükümleri uygulanarak, günboyu susmayan hoparlörlü sokak satıcılarının gürültü zulmüne son verilecek?
  2. ilgili yönetmelik hükümleri uygulanarak, sokaklarda hoparlörle müziğe benzemez gürültüleri zorla dayatan sokak düğünü zorbalığına son verilecek? Yönetmeliğe göre bu konuda en baş yetkiliyken, belediye bu konudaki şikayetlere kulak tıkamaktan ne zaman vazgeçecek ve kalıcı çözüm üretecek?
  3. Buca Belediyesi gibi yerel bir belediye, konutların arasında bulunan bir vadiye, orada oturan sakinlerin spor yapabileceği bir alan kurmak yerine, orada oturan sakinlerin yalnızca pasif seyirci olarak gelebileceği futbol sahası gibi bir yer yapmak dayatmacılığından vazgeçecek?
  4. caddelerimiz, sokaklarımız çukursuz olacak?
  5. kent içindeki her boş alanı "arsa" olarak görmek sığlığından kurtularak, yeşil alanları daha çok artırmak gibi bir politikaya yöneleceğiz?
  6. yer yer ormanlar da katledilerek yapılan konutlara artık göz yumulmayacak ve hatta yasadışı konutlara elektrik-su gibi hizmetlerin götürülmesi hukuksuzluğundan vazgeçilecek?
  7. yağmur yağdığında sokakları, zemin katları sel basmayacak?
  8. otobüs duraklarında her gün yeni bir bekleme rekoru kırmak zorunda kalmayacağız? (örnek: 30 Aralık 2007 Pazar günü saat 15.30 ile 16.40 arasında tam 70 dakika Egekent 3'ten herhangi bir yöne giden hiçbir otobüs geçmedi)
  9. yaya kaldırımları en az iki yayanın yanyana kesintisiz olarak yürümesine, engellilerin de rahatça kullanabilmesine elverişli olacak ve yaya kaldırımlarında artık parkedilmiş taşıt aracı görmeyeceğiz?
  10. bisikletliler için de kentin her yerinde ayrılmış ve araçlarca ya da yayalarca işgal edilmemiş yollar göreceğiz?
  11. yollarda yer işaretleri ve trafik levhaları eksiksiz ve kusursuz hale gelecek?
  12. dükkanlarda etiketsiz satışlara son verilecek?
  13. taşıt araçları yaya geçitlerinde önceliği yayalara verecek ve gürültü kirliliğine yol açmaktan vazgeçecek?

Ne zaman?
İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin yukarıdaki iletiye yanıtı
Sayın ALTUNAY,
İletiniz ile ilgili olarak 5, 9 ve 10. maddelerdeki belirtmiş olduğunuz istekleriniz ile ilgili olarak İ.B.B. Etüd ve Projeleri Daire Başkanlığı’ndan alınan yanıt; “5. Boş arsalar imar planlarındaki konumlarına göre değerlendirilmektedir.9. kaldırımlar planlardaki yol en kesintilerine göre yapılmakta ve yayaların rahat geçişleri sağlanmaktadır.
10. Bütün düzenleme çalışmalarımızda bisiklet yolları yapılmaktadır.” Şeklindedir.
İyi günler dileklerimizle bilgilerinize sunulur.
İZMİR BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ
HEMŞEHRİ İLETİŞİM MERKEZİ
Tel : 445 66 55
Faks : 446 48 18
E-posta : him@izmir-bld.gov.tr
Web : www.izmir-bld.gov.tr