24 Ocak 2007 Çarşamba

Aslı'nın iletisi...

Dokuz Eylül Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dilbilim Bölümü'nden mezun olan eski öğrencim Aslı'dan (soyadı bende saklı) bir ileti aldım. Yayımlanmasını özellikle istediği için hiç değiştirmeden iletisini yayımlıyorum. Deneyimlerini yararlı olacağını düşünerek yeni öğrencilerle paylaşmak istediği için kendisine teşekkürler. Yazıyı okumadan önce, daha iyi anlaşılsın diye, Dilbilim Bölümü mezunlarının öğretmen olarak atanma için başvuruda bulunma haklarının bile olmadığını anımsatmakta yarar var. İşte Aslı'nın iletisi:

7.1.2007, Eskişehir

Öncelikle Merhaba Uğur Hocam;

Adım Aslı. Dokuz Eylül Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dilbilim Bölümü 2005 yılı mezunu öğrencilerinden biriyim. Son yıl Metodoloji dersimize girmiştiniz, bize Erzurum’daki diş teknisyeni öğrencinizi anlatmıştınız. O zamanlar beynimde kocaman bir gelecek hasarına yol açan soru işaretinin verdiği endişe ile okula gelip giderdim. Her şey allak bullaktı. Okuduğum, emek verdiğim şey ne işime yarayacak onu bile bilmiyordum. Bilemediğim için de “Şimdi sen mezun olunca ne olacaksın?” gibi kesin ve net cevaplar isteyen soruları muammada kalmış mesleğime bir etiket yapıştırarak yanıtlamak zorunda kalıyordum. ÖSS kurbanı mı yoksa tercih kurbanı mıydım, onu da bilmiyordum. Bazen acıyordum kendime. Emeklerime, ailemin ettiği masrafa “yazık” diye nitelendirme ediyordum umutsuz anlarımda. Bayanlar için sadece öğretmenlik ve hemşireliğin uygun görüldüğü bir ülkede bir bayan olarak Dilbilim (!) okuyordum ve geleceğin potansiyel işsiz üniversite mezunlarından olmaya aday gösteriliyordum herkes tarafından. Kısacası okul bitmeden umutlarım bitmişti!

Akademik açıdan kendimi geliştirebileceğime inandığım bir bölüm vardı ve o bölüme girmeyi çok istiyordum. Ama rakiplerim zorluydu. Yüksek lisans yapmak istediğim bu bölüme birçok farklı alandan öğrenciler başvuruyordu ve “Ben de varım” demek hiç de kolay değildi. Çalışmanın kölesi olmalıydım açıkçası. Bu yüzden ilk başlarda yılmak, kolay olanı seçmek daha çok işime geldi. Yine de aklımdan çıkmıyordu burası. O gün fakültenin kapısının önünde yakaladım sizi Uğur Hocam. Bunu sizinle paylaştım ve bana verdiğiniz cevabı üzerinden geçen iki seneye rağmen mıh gibi içimde sakladım. “Aslı," dediniz beni rahatlatan bir ses tonuyla. "Denemezsen şansın % 0, ama eğer denersen % 0’dan daha fazla şansın olacak.”


Gece–gündüz kavramını umursamadan çalıştım o sene. Kendimi keşfetmiştim resmen. İdeallerimi gerçekleştirmek için gençliğimden, uykumdan, isteklerimden, İzmir’den vazgeçmiştim. Artık asosyal bir varlıktım ve bütün sınırlarımı zorluyordum elde etmek için. Çok zeki değildim ama çalışınca oluyordu, zeka da bir yerde yetmiyordu idealler için.

2005 Eylül ayında başvurduğum bu bölüme, yüksek lisansa başvuran adaylar arasında birincilikle yerleştirildim. Başarmıştım! Denedim ve şansımı % 0’dan % 100’e çıkardım çalışarak.
Evet, şu anda Anadolu Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Dil ve Konuşma Terapistliği Anabilim Dalı’nda Tezli Yüksek lisans Bilim Uzmanlığı öğrencisiyim. Sadece öğrenci değil, artık bir konuşma terapistiyim de. Burası zor bir bölüm. Disiplinlerarası terapi yaklaşımlarını bilmeniz gerek. Yani nöroloji, odyoloji, KBB, dilbilim, özel eğitim, psikoloji gibi bilimsel alanlardan bilgi sahibi olmanız gerekiyor konuşma terapisti olabilmek için. Kişisel fikrimi soracak olursanız akıcılık bozuklukları başlığı altında yer alan kekemeliğe görür görmez aşık oldum açıkçası.
Bir zamanlar lisanstaki bilgilerimin hayatımın hangi döneminde işime yaracağını düşünürken, şimdi Dilbilim yaklaşımlarından büyük ölçüde yararlandığım terapilerimde “İyi ki bunları biliyorum.” diyerek o zamanki düşüncelerime nispet yapıyorum.
Eğer burada istemeden bir sürç-ü lisan ettiysem lütfen affedin. Niyetim kimseyi kırmak, incitmek, ya da içerik yönünden benim buradaki başarımı destekleyen bir bölümü kötülemek değildi. Kendime de prim yapmak amacıyla yazmadım bunları. Sadece % 0 olan umutları % 100 yapabilecek gerçek bir başarı hikayesi anlatmak istedim hayatın içinden…

19 Ocak 2007 Cuma

Ne zaman?

Gazeteci Hrant Dink bugün (19 Ocak 2007 Cuma) öğleden sonra vurularak öldürüldü. Dink bir gazeteciydi. Kimseyi öldürmedi. Kimsenin öldürülmesini de istemedi. Başkalarına aykırı gelen birtakım görüşleri vardı. Düşüncesini özgürce söyledi. Yargılandı, bedelini ödedi. Ama yetmedi. Ne yazık ki, dışavurumunu daha önce pek çok kez gördüğümüz zihniyetin kurbanı oldu. Ne yazık ki, bu ülkenin yurttaşı olmakla müslüman olmak eşanlamlı sayılıyor. Bir başka deyişle, bir kimse müslüman değilse, bu ülkenin yurttaşı olamaz, diye düşünülüyor. Sivas'ta Madımak Oteli'nde 35 kişiyi yakanlar da, daha öncesinde Menemen'de Kubilay'ı öldürenler de öyle düşünüyordu. Uğur Mumcu'yu, Bahriye Üçok'u, Turan Dursun'u ve daha nicelerini öldürenler benzer karanlık odakların kurbanı oldular. Katilleri de bulunamadı. Müslüman olmayana bu ülkede yaşama hakkı yok. Yazık. Yirmi birinci yüzyılda ortaçağ karanlığı yaşıyoruz. Farklı olana, farklı düşüncelere hoşgörü yok. Dink'i öldüren radikal dinci de olmayabilir. Belki de bir provokasyondur; ama her ne olursa olsun, Dink yıllardır farklı düşündüğü için boyuna hedef gösterilmedi mi?

Dink'in ölümü üzerinden henüz gün değil, saatler geçti. Ancak dünyada büyük yankı uyandırdı. ABD'nin ve dünyanın en büyük gazetesi The New York Times'tan başlayarak İngiltere'nin The Telegraph'ına kadar irili ufaklı 300 kadar gazete olaydan sonra birkaç saat içinde okuyucularına cinayeti ayrıntılarıyla duyurdu.

Avrupa'nın bizi anlamasını bekliyoruz; biz kendi içimizdeki farklılıklara hoşgörü gösterebiliyor muyuz? Bu ülke ne zaman çağdaş uygarlık düzeyini yakalayacak? Ne zaman bizim gibi olmayana hoşgörüyle bakacağız?