18 Eylül 2007 Salı

Öğretmen kimdir?

Öğretmen, tüm zamanlarında öğrencilerine örnek bir kişilik sergiler.

Öğrencilerinin edinmesini istemediği davranışları yalnızca okulda değil, okul dışında da sergilemez.

Yalnızca okula gelen öğrencilerini değil, değişik nedenlerle, özellikle parasal nedenlerle okula gelemeyen çocukları da düşünür, yüreği onlar için de çarpar.

Para kazanma endeksli bir yaşam sürmez. Bir yazarımız, kendisiyle yapılan söyleşide zengin ve ünlü olma tehlikesini atlattığı bir yaşa eriştiğini söylüyordu. Öğretmen de öyledir. Para kazanma ve ün peşinde koşmaz.

Sürekli kendini geliştirme ve kazandığı bilgileri ve becerileri karşılıksız öğrencileriyle paylaşma arzusundadır.

Zoru kolay kılandır.

Yol gösteren, yeni ufuklar açan, öğrencinin yeteneklerini keşfetmesini ve geliştirmesini sağlayandır.

"Ben" diliyle konuşmaz. Kendini ön plana çıkarmaz. Öğrencilerini ön plana çıkarıp onları ve yeteneklerini över.

Öğrencilerinin en güç durumlarda bile kendilerini iyi hissetmesini sağlar.

Öğrencisinden hiçbir çıkar beklemez. Hatta onlardan övgü, takdir ve vefa bile beklemez.

Yaptıklarının hiçbir karşılığı olmayabileceğini, tüm çabasına karşın, yer yer başarısız da olabileceğini bilir. Güçlükler ve başarısızlıklar karşısında yılgınlık göstermez.

Öğrencilerine umutsuzluk değil, umut aşılar.

Yaşama dair her şeyin, insanların, hayvanların, böceklerin, ağaçların, otların, suların, denizlerin, gökyüzünün, tarihsel yapıtların korunmasını ve geliştirilmesini önemser. Bunların yerine para kazanmanın önemsenmesine karşı çıkar.

Her durumda savaşa ve sömürüye karşıdır.

Öğrencilerine bireyciliği değil, paylaşmayı, örgütlü olup, yaşama dair ne varsa korumayı ve geliştirmeyi öğretir.

Çok okur, çok yazar.

Sanata özel bir önem verir. Müzikle, sinemayla, edebiyatla, tiyatroyla, operayla, dansla, baleyle, resimle, fotoğrafla, heykelle yakından ilgilidir. Öğrencilerine de bunlara önem vermeyi her yolla, ama öncelikle kendisi ilgilenip örnek olarak öğretir.

Az konuşur, çok dinler.

Esnektir.

Öğrencileri gözünde korkulan değil, saygı duyulan, örnek alınan kimsedir.

Anadilini iyi konuşur ve iyi yazar.

Gelişmenin, başka kültürleri de tanımaktan geçtiğini bilir ve bu nedenle yabancı dil de bilir ve çok iyi kullanır.

"Elimden geleni yaptım," demez; "Acaba daha başka ne yapabilirim?" der. Her sorunda ve durumda öncelikle kendi payına düşeni sorgular. Kendisinin sorumlu olmadığı sorunları bile çözmek için bireysel ve örgütlü çaba gösterir.

Hakkını arar ve hakkını aramayı öğretir.

Yobazlığa karşıdır. Farklı görüşlere saygı duyar ve saygı duymayı öğretir.

Öğretmen için "yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir". Ona göre "bilimden başka yol gösterici aramak aymazlıktır, sapkınlıktır, hainliktir".

10 Eylül 2007 Pazartesi

Olmak ya da olmamak

Kemer'de ilçe meydanına kurulan "müstehcen" heykel tartışmasında belediye yönetimini ve sanatçıyı destekliyorum.

Geçen ay İtalya'daydım sözgelimi. Milano'da hem de kentin en merkezi yerlerinde Kemer'dekinden daha da "müstehcen" sayılabilecek heykeller gördüm. Uygarlaşmak gelişmiş cep telefonları, plazma ya da LCD televizyonlarla, lüks otomobillerle filan olmuyor. Asıl uygarlık, bilime, özgür düşünceye ve sanata ne kadar sahip çıktığımızla belli olur. Yoksa demin saydığım teknolojik zenginlikler şeriatla yönetilen ülkelerde de var.

Özgür düşüncenin ve sanatın yanında olmak, uygar olmak demektir. Özgür düşünceyi engellemeye çalışmak, sanatçıya ne yapacağını dikte etmek ve ona sınırlar koymaksa, sanatı ve özgür düşünceyi yok eder. Dolayısıyla, özgür düşüncenin ve sanatın yanında ya da karşısında olmak, uygarlığın yanında ya da karşısında olmakla, yani "olmak ya da olmamak" gibi kesin bir ayrımla eş anlamlıdır.

Ya o heykel o meydanda duracak ve 1923'te uygarlığa açılan o pencereden gelen ışık artmaya devam edecek, ya da birileri o heykeli taşlayacaklar, kıracaklar ve o uygarlık penceresi de kapatılmış ve içerisi kararmış olacak.

Ya uygar olarak var olacağız, ya da sanata yasaklar koyarak giderek yok olacağız.

Mesele bu kadar vahimdir.

20 Mayıs 2007 Pazar

Çevreye katkı için...

1989 yılında öğrencilerime okuttuğum "The sky is falling" başlıklı uzunca bir metin, çevreyle ilgili önlemler alınsa bile, geç kalınmış olabileceğini ve yakın zamanda kutupların eriyip okyanusların yükseleceğini ve dünyanın ısınarak, daha sonra yeryüzünde yaşamın sonlanacağını söylüyordu. Öğrencilerimin birçoğu metinde öne sürülen görüşleri abartılı bulmuştu. Şu anda içlerinde bu satırları okuyan varsa, aradan 18 yıl geçtikten sonra ne düşünüyor, merak ediyorum. 1989'da öğrencilerime sıraladığım bazı önerileri o gün yazdığım bir metinden aynen aktarıyorum:

"Eğer acele etmezsek, hemen bir şeyler yapmazsak, dünyanın sonu sanılandan da erken gelebilir. Aslında önlem alması gerekenler, başta hükümetler ve dev küresel şirketlerdir. Ancak onlar şimdi bir şey yapmayacağına göre, öncelikle bizim bireysel olarak bir şeyler yapmamız gerekiyor. Tabii bu arada, hükümetlerin ve şirketlerin önlem alması için de gerekenleri yapalım, ancak bu ikincisi uzun erimli ve örgütlü bir mücadeleyi gerektiriyor ve sonuç almak kolay olmayabilir. O nedenle şimdilik bizim bireysel olarak hemen yapabileceklerimiz üzerinde duracağım. Aşağıdakileri yaparsak, kimbilir, yeryüzünde yaşanılabilir zamanın uzamasına az da olsa bir katkımız olabilir:

"1. Suyu daha tutumlu kullanabiliriz. Sözgelimi, araçlarımızı basınçlı su fışkırtan hortumlarla değil, bir kova suyla yıkayabiliriz. Traş olurken, minik bir traş kabına dolduracağımız su yeterlidir; musluğu açmaya ve açık bırakmaya gerek yok. Yıkanmak için de küvet doldurmak yerine duş musluğunu gerektikçe açıp kapatarak su tasarrufu sağlayabiliriz. Özellikle yaz günlerinde evimizin ya da dükkanımızın önünü serinlemek amacıyla sulamaktan vazgeçebiliriz. Tarlalarımızı sulamak için de, İsrail'e gidip gelen ziraatçi bilim adamı arkadaşların gözlemlediği, yer altına döşeli damlatma yöntemiyle sulamayı seçebiliriz.

2. Yeşili korumalıyız. Fidan dikelim ve mevcut ağaçları da koruyalım. Özellikle İzmir'de çok yaygın olan yazın sararmış otları yakma huyundan vazgeçelim. Yakma, hem toprağın verimliliğini azaltıyor, hem de "kaza"yla ağaçların da yanmasına yol açıyor.

3. Çevreye zarar veren araçları kullanmayabiliriz. Sözgelimi, klima ve buzdolabı gibi birçok aracın çevreye zarar vermeyenlerini yeğleyebiliriz. Otomobillerde de Avrupa'da olduğu gibi artık kurşunsuz benzin kullanmaya başlayabiliriz.

4. Toplu taşıma araçlarını daha çok tercih ederek, trafiği ve dolayısıyla çevreye verilen zararı azaltabiliriz.

5. Atık kağıt ve gazete gibi malzemeleri yakmak yerine, geri dönüşüm için değerlendirecek kişilere ve yerlere verebiliriz.

6. Tabii tüm bunların yanısıra, tüm dünyada herkesin çevreyi koruma ve geliştirme doğrultusunda hareket etmesini sağlamak ve özellikle çevreye en büyük zararları veren şirketleri ve hükümetleri dize getirmek ve onların gereken önlemleri almalarını sağlamak için bir an önce örgütlenmeliyiz."

18 yıl önce oluşturduğum bu dizelgeye bazı eklemeler yapalım:

7. Elektriği tutumlu kullanalım. Özellikle Ege Bölgesi elektriği, katı yakıtla çalışan termik santrallerde üretiliyor. Dolayısıyla, kullandığımız elektirik, doğanın tüketilmesi anlamına geliyor.
8. Dünyadaki insan nüfusunun azalması için bireysel önlemlerimizi alalım. Bir çocuktan fazlası, dünya nüfusunun artması anlamına geliyor. Doğaya insandan başka zarar veren başka hiçbir canlı yok. En çevrecimiz bile, insan olmanın getirdiği doğal eylemleri nedeniyle çevreye zarar veriyor. Bu nedenle, uzun erimde dünya nüfusunun bugünkü düzeyinin çok altına çekilmesi gerekiyor.

9. Daha az atık üretelim. Olabildiğince geri dönüşümlü ürünler kullanalım ve kullanılabilir ya da başka amaçlarla kullanılabilir eşyayı atmayalım.

18 Mayıs 2007 Cuma

Trafikte herkes kim olduğunu belli ediyor...

Trafik dışındaki bir ortamda insanları tanımak görece daha uzun zaman alabilir. Ancak trafikte, herkesin ne olduğu çarçabuk ortaya çıkıyor. Gittiğiniz bir ülkede, trafiği kısa süreli gözlemlemeniz sonucunda insanların birbirleriyle olan ilişkilerini, bir insanın diğerlerine bakışının ne olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Sözgelimi, Avrupa ülkelerinin neredeyse tümünde, yoğun akan, sıkışık trafik bile olsa, trafik ışığı bulunmayan yaya geçidinde araçların yaya geçişi için hemen durduklarını görürsünüz. Üstelik trafik polisi olmasa bile... Zaten çoğunlukla polis olmuyor da. Hiçbir araç gereksiz yere sık sık şerit değiştirmiyor, sinyaller düzenli veriliyor ve asla klakson sesi duymuyorsunuz.

Gelelim ülkemize. Yıllardır araç kullanıyorum ve Türkiye'deki araç kullanıcıları ile ilgili sayfalara sığmayacak denli çok gözlemim birikti. Bunlardan bazılarını aktararak, Türkiye'deki araç kullanıcıları profilini, dolasıyla da insanımızın profilini ortaya koymaya çalışacağım.

Yaya geçitleri

Türkiye'deki araç kullanıcısı için yaya geçidi, bir yolu kaldırımdan kaldırıma bölen birbirine paralel beyaz çizgilerden başka bir şey değildir. Yani onlar sadece çizgidir ve sanki sadece süs olsun diye yola çizilmişlerdir. Türkiye'de bir yaya, yaya geçidini kullanarak karşıya geçmek istiyorsa ve trafik ışığı da yoksa, öncelikle araçların geçişini beklemek zorundadır. Yaya, ya tüm araçlar geçip yol boşaldıktan sonra ya da kendini hareket halindeki araçların arasına atarak karşıya geçmeye çalışır. Doğrusunu bilmeyen sürücülere bir sorum var öncelikle: Yaya, eğer ki gelen araç olup olmadığına bakmak zorundaysa, o zaman yerdeki o beyaz çizgiler ne işe yarıyor? Otomobillerin haklarının insanların haklarından daha fazla olduğu ülkemizde, yasada yazılı olan ve bilinmeyen bir kural var: Yaya geçidinden geçmek öncelikle yayaların hakkıdır. Yani trafik ışığı ve polis yoksa, yaya geçidi olan yerde, karşıya geçmek isteyen bir tek yaya bile olsa, araçlar durmalı ve öncelikle yaya geçmelidir.

Sinyal lambaları

Türkiye'de araçların sinyal lambaları gereksiz birer aksesuardan başka bir şey değildir. Araçlar arkalarından gelen ya da önlerinde dönmek için bekleyen araçlar bile olsa, sinyal vermeksizin her an istedikleri yöne dönebilirler. Türkiye'deki sürücü için bütün yollar babasının malı gibidir; her yer onun tarlası gibidir. Türkiye'deki bir sürücü için kendinden başka sürücü yoktur ve dönüş yapmadan önce kimseye haber vermek zorunda değildir. Kurallara uyan (!) bazı sürücüler ise, önceden değil de, dönüşe başladıktan sonra ya da tam başlamak üzereyken sinyal verir. Ona göre, arkasındaki sürücü salaktır; dönmekte olmasına karşın, sanki arkasındaki onun dönmekte olduğunu görmeyecektir. Bu arada, sol sinyal verip sağa ya da sağ sinyal verip sola dönenlerle, pencereden elini çıkararak işaret verenleri hiç saymıyorum bile.

Şerit değiştirme

En bunaltıcı sorunlardan biri de bu. Sürücüler o kadar sık ve gereksiz şerit değiştiriyorlar ki! Siz dosdoğru bir şeritte giderken, birçok araç sizi sıkıştırıp, sık sık "makaslama" dediğimiz, araçlara teğet geçerek bir anda çok şerit değiştirme işlemini yapıyorlar. Şerit değiştirmeler sırasında çoğu kez sinyal de verilmiyor. Ya da sinyal veren sürücü hemen şerit değiştiriyor. Oysa sinyal yalnızca diğerlerine bir uyarı ya da onlardan izin istemedir. Buna rağmen yine de istediğiz şerit boşalmadan şerit değiştiremezsiniz. Yani, sizin sinyalinize karşılık olarak diğerleri size izin vermiyorsa, şerit değiştiremezsiniz. Ama bu, böyle algılanmıyor. Sinyalin hemen ardından sizin öndeki araçla takip mesafenizi sıfırlayacak biçimde bir araç hemen araya girebiliyor.

Takip mesafesi

Türkiye'de takip mesafesi diye bir şey yok. Araçlar çok hızlı bile seyrediyor olsalar, dipdibe gidiyorlar. Siz takip mesafesi kuralına uyuyor olsanız bile, çok sık biçimde sizinle önünüzdeki araç arasına, takip mesafenizi sıfırlayan bir araç girebiliyor.

Sis lambaları

Araç kullanmayanlar bilmiyor olabilirler: Farların genellikle altında yer alan lambalar sis lambalarıdır. Yalnızca sis varken yakılabilir ve diğer zamanlarda yakılması cezaya tabidir. Ancak gelin görün ki, içinde resmi araçlar da olmak üzere, araçların dörtte biri şu Mayıs günlerinde bile, sisten eser yokken bile sis lambaları yanık geziyor. Hatta bazı araçlar var ki, farları yakmıyor; onun yerine sis lambalarını yakıyor. Bunun yanısıra, farlar da dahil olmak üzere, tüm lambaları mor ışıklar saçan ve içinde çalan müziğe göre hareketli ışıkları olan araçlar da hiç az değil.

Klakson

Klaksonun ancak bir tehlike anında, yani nadiren kullanılması gerekiyor. Ancak bizde, klaksonu uyarı amacıyla değil, aşağıda sıralanan amaçlarla kullanabilirsiniz:

1. Geceyarısından sonra misafirliğe geldiğiniz evden ayrılan konuksanız, ev sahibine hoşçakal anlamında uyuyan-dinlenen ya da hasta olan çevre sakinlerini düşünmeksizin klakson çalabilirsiniz.
2. Okul servis araçları evin kapısına gelince, müşteriniz olan öğrenciyi çağırmak için klakson çalabilirsiniz.
3. Araç sürücüsü olarak başka araç sürücüsüne selam vermek için klakson çalabilirsiniz.
4. Düğün konvoyundaysanız, gittiğiniz tüm yollar boyunca kesintisiz olarak klakson çalabilirsiniz.
5. Futbol maçları sonrasında, konvoylar oluşturup şehrin merkezine akarken, kesintisiz klakson çalabilirsiniz (Bu arada, futbol fanatikleri için kentin tüm caddeleri, sokakları ve meydanları günün her saatinde toplanmaya açıktır. Onların herhangi bir makamdan izin almasına da gerek yoktur. Ancak haklarını arayan öğrenciler ya da işçiler, vd. ise sadece isteklerini dile getirecekleri mitingler için izin almak zorundadırlar. Ya merkezi olmayan belli yerler için izin verilir; ya da hiç izin verilmez. Sözgelimi, Taksim Meydanı futbol fanatiklerine her zaman açıktır. İzin almaksızın, diledikleri zaman tüm meydanı ve meydana açılan yolları kapatıp coşabilirler. Ancak amacınız 1 Mayıs 1977'e öldürülen işçileri anmak ise, bu meydan size ebediyen kapalıdır. Hatta 1 Mayıs'ta eylem için değil, yemek yemek için meydan yakınındaki bir lokantaya giderseniz, yemek yediğinize bile bakılmadan polisten dayak yiyebilirsiniz.)
6. Öncelikli hakları olduğu halde, yaya geçidinden geçmekte olan yayaları uyarmak (ya da daha doğrusu, "Çekilmezseniz, çarparım ha!" diye tehdit etmek) amacıyla klaksonun dibine kadar basabilirsiniz. Çünkü yasalar ne derse desin, bu ülkede otomobiller insanlardan üstündür.
7. Yani canınızın istediği her an klaksona basabilirsiniz. Direksiyondasınız; öyleyse güç sizde. Gürültü Yönetmeliği diye bir yönetmelik var, artık yasaklanan sokak düğünlerinden tutun da klakson çalmaya kadar tüm eylemleri cezalandıran. Ama merak etmeyin, bu yönetmelik uygulanmıyor. Klakson da çalabilirsiniz, evinizin önünde dev ses yükselticilerle çevrenizdeki tüm evlerin camlarını zangırdatarak dilediğiniz eğlenceyi düzenleyebilirsiniz. Sizi kimse durduramaz. Biri şikayet eder, filan diye de korkmayın. Şikayet eden ettiğiyle kalır; onu kimse dinlemez.

(sürecek)

23 Şubat 2007 Cuma

Buca'dan Ege Üniversitesi'ne "sinema"

1990'ların başlarında yaşlıca bir adam şövalyeliğe soyunup yeldeğirmenlerine savaş açtı: Buca'da hem de tam Buca Eğitim'in karşısında festival filmleri ve belgeseller gösteren bir sinema açtı. Ama tam da benim tahmin ettiğim gibi, o iş yürümedi. İki yıla yakın süren bu deneyim başarısızlıkla sonuçlandı: Binlerce öğrencinin ve yüzlerce öğretim elemanının ayağına kadar gelen bu sinemaya izleyici gelmedi. Şövalye Tayfun Kepsutlu elinde avucunda ne varsa harcamıştı ve burada sinemayı artık yürütemeyecekti. Ancak vazgeçmeyecekti yine de. Ardından, nitelikli film gösterme inadını önce bir süre Ege Üniversitesi Kültür Sanat Amfisi'nde, olmayınca daha sonra Karşıyaka Belediyesi Ziya Gökalp Sanat ve Kültür Sarayı'nın bodrumundaki salonda sürdürdü yıllarca. Seans başına değil 1 izleyici, ortalama 0,02 izleyici düşüyordu. Tayfun Bey İstanbul'dan kiralayarak getirttiği filmlerin parasını bile mühendislik emekliliğinden aldığı ikramiyeyle ve diğer birikimleriyle ödüyordu. İzleyici gelmiyordu. Hep başarısızlıkla sonuçlanan arayışını kısa sürelerle Bornova'nın meydanındaki bir yazlık sinemada ve yine Bornova'da Batı Sineması'nda da sürdürdü. Nitelikli festival filmleri ve belgeseller İzmir'in seyircisine sıkıcı geliyor olmalıydı. İzleyici gelmedi. Oysa Tayfun Bey başka hiçbir sinemanın yapmadığı bir şeyi yapıyordu; her hafta İzmir'in her yanını dolaşarak belli başlı mekanları sinemasının reklam afişleriyle donatıyordu. Ayrıca İzmir'de web sitesi olan tek sinema onun sinemasıydı. Gazetelerde de düzenli tanıtım ilanları yer alıyordu. Yani sorun tanıtım değildi aslında. Uzaklık hiç değildi; çünkü sinemasını kurmadığı yer neredeyse kalmadı İzmir'de, ama sonuç hep aynıydı. Tayfun Bey, şimdi nitelikli film gösterme inadını Ege Üniversitesi'nde sürdürüyor. Sinemanın film rulolarını o taşıyor. Seyirciye bileti o kesiyor. Makinistliği o yapıyor. Şehrin her yanını gezerek afişlemeyi o yapıyor. Sinemanın web sitesini de gönüllü olarak ben yapıyorum belki küçük bir katkı olur diye: http://ebrukepsutlu.blogspot.com. Bakalım kim daha inatçı? İzleyici mi gelmeme inadını sürdürecek, yoksa Tayfun Bey mi film gösterme inadını?

24 Ocak 2007 Çarşamba

Aslı'nın iletisi...

Dokuz Eylül Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dilbilim Bölümü'nden mezun olan eski öğrencim Aslı'dan (soyadı bende saklı) bir ileti aldım. Yayımlanmasını özellikle istediği için hiç değiştirmeden iletisini yayımlıyorum. Deneyimlerini yararlı olacağını düşünerek yeni öğrencilerle paylaşmak istediği için kendisine teşekkürler. Yazıyı okumadan önce, daha iyi anlaşılsın diye, Dilbilim Bölümü mezunlarının öğretmen olarak atanma için başvuruda bulunma haklarının bile olmadığını anımsatmakta yarar var. İşte Aslı'nın iletisi:

7.1.2007, Eskişehir

Öncelikle Merhaba Uğur Hocam;

Adım Aslı. Dokuz Eylül Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dilbilim Bölümü 2005 yılı mezunu öğrencilerinden biriyim. Son yıl Metodoloji dersimize girmiştiniz, bize Erzurum’daki diş teknisyeni öğrencinizi anlatmıştınız. O zamanlar beynimde kocaman bir gelecek hasarına yol açan soru işaretinin verdiği endişe ile okula gelip giderdim. Her şey allak bullaktı. Okuduğum, emek verdiğim şey ne işime yarayacak onu bile bilmiyordum. Bilemediğim için de “Şimdi sen mezun olunca ne olacaksın?” gibi kesin ve net cevaplar isteyen soruları muammada kalmış mesleğime bir etiket yapıştırarak yanıtlamak zorunda kalıyordum. ÖSS kurbanı mı yoksa tercih kurbanı mıydım, onu da bilmiyordum. Bazen acıyordum kendime. Emeklerime, ailemin ettiği masrafa “yazık” diye nitelendirme ediyordum umutsuz anlarımda. Bayanlar için sadece öğretmenlik ve hemşireliğin uygun görüldüğü bir ülkede bir bayan olarak Dilbilim (!) okuyordum ve geleceğin potansiyel işsiz üniversite mezunlarından olmaya aday gösteriliyordum herkes tarafından. Kısacası okul bitmeden umutlarım bitmişti!

Akademik açıdan kendimi geliştirebileceğime inandığım bir bölüm vardı ve o bölüme girmeyi çok istiyordum. Ama rakiplerim zorluydu. Yüksek lisans yapmak istediğim bu bölüme birçok farklı alandan öğrenciler başvuruyordu ve “Ben de varım” demek hiç de kolay değildi. Çalışmanın kölesi olmalıydım açıkçası. Bu yüzden ilk başlarda yılmak, kolay olanı seçmek daha çok işime geldi. Yine de aklımdan çıkmıyordu burası. O gün fakültenin kapısının önünde yakaladım sizi Uğur Hocam. Bunu sizinle paylaştım ve bana verdiğiniz cevabı üzerinden geçen iki seneye rağmen mıh gibi içimde sakladım. “Aslı," dediniz beni rahatlatan bir ses tonuyla. "Denemezsen şansın % 0, ama eğer denersen % 0’dan daha fazla şansın olacak.”


Gece–gündüz kavramını umursamadan çalıştım o sene. Kendimi keşfetmiştim resmen. İdeallerimi gerçekleştirmek için gençliğimden, uykumdan, isteklerimden, İzmir’den vazgeçmiştim. Artık asosyal bir varlıktım ve bütün sınırlarımı zorluyordum elde etmek için. Çok zeki değildim ama çalışınca oluyordu, zeka da bir yerde yetmiyordu idealler için.

2005 Eylül ayında başvurduğum bu bölüme, yüksek lisansa başvuran adaylar arasında birincilikle yerleştirildim. Başarmıştım! Denedim ve şansımı % 0’dan % 100’e çıkardım çalışarak.
Evet, şu anda Anadolu Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Dil ve Konuşma Terapistliği Anabilim Dalı’nda Tezli Yüksek lisans Bilim Uzmanlığı öğrencisiyim. Sadece öğrenci değil, artık bir konuşma terapistiyim de. Burası zor bir bölüm. Disiplinlerarası terapi yaklaşımlarını bilmeniz gerek. Yani nöroloji, odyoloji, KBB, dilbilim, özel eğitim, psikoloji gibi bilimsel alanlardan bilgi sahibi olmanız gerekiyor konuşma terapisti olabilmek için. Kişisel fikrimi soracak olursanız akıcılık bozuklukları başlığı altında yer alan kekemeliğe görür görmez aşık oldum açıkçası.
Bir zamanlar lisanstaki bilgilerimin hayatımın hangi döneminde işime yaracağını düşünürken, şimdi Dilbilim yaklaşımlarından büyük ölçüde yararlandığım terapilerimde “İyi ki bunları biliyorum.” diyerek o zamanki düşüncelerime nispet yapıyorum.
Eğer burada istemeden bir sürç-ü lisan ettiysem lütfen affedin. Niyetim kimseyi kırmak, incitmek, ya da içerik yönünden benim buradaki başarımı destekleyen bir bölümü kötülemek değildi. Kendime de prim yapmak amacıyla yazmadım bunları. Sadece % 0 olan umutları % 100 yapabilecek gerçek bir başarı hikayesi anlatmak istedim hayatın içinden…

19 Ocak 2007 Cuma

Ne zaman?

Gazeteci Hrant Dink bugün (19 Ocak 2007 Cuma) öğleden sonra vurularak öldürüldü. Dink bir gazeteciydi. Kimseyi öldürmedi. Kimsenin öldürülmesini de istemedi. Başkalarına aykırı gelen birtakım görüşleri vardı. Düşüncesini özgürce söyledi. Yargılandı, bedelini ödedi. Ama yetmedi. Ne yazık ki, dışavurumunu daha önce pek çok kez gördüğümüz zihniyetin kurbanı oldu. Ne yazık ki, bu ülkenin yurttaşı olmakla müslüman olmak eşanlamlı sayılıyor. Bir başka deyişle, bir kimse müslüman değilse, bu ülkenin yurttaşı olamaz, diye düşünülüyor. Sivas'ta Madımak Oteli'nde 35 kişiyi yakanlar da, daha öncesinde Menemen'de Kubilay'ı öldürenler de öyle düşünüyordu. Uğur Mumcu'yu, Bahriye Üçok'u, Turan Dursun'u ve daha nicelerini öldürenler benzer karanlık odakların kurbanı oldular. Katilleri de bulunamadı. Müslüman olmayana bu ülkede yaşama hakkı yok. Yazık. Yirmi birinci yüzyılda ortaçağ karanlığı yaşıyoruz. Farklı olana, farklı düşüncelere hoşgörü yok. Dink'i öldüren radikal dinci de olmayabilir. Belki de bir provokasyondur; ama her ne olursa olsun, Dink yıllardır farklı düşündüğü için boyuna hedef gösterilmedi mi?

Dink'in ölümü üzerinden henüz gün değil, saatler geçti. Ancak dünyada büyük yankı uyandırdı. ABD'nin ve dünyanın en büyük gazetesi The New York Times'tan başlayarak İngiltere'nin The Telegraph'ına kadar irili ufaklı 300 kadar gazete olaydan sonra birkaç saat içinde okuyucularına cinayeti ayrıntılarıyla duyurdu.

Avrupa'nın bizi anlamasını bekliyoruz; biz kendi içimizdeki farklılıklara hoşgörü gösterebiliyor muyuz? Bu ülke ne zaman çağdaş uygarlık düzeyini yakalayacak? Ne zaman bizim gibi olmayana hoşgörüyle bakacağız?