11 Kasım 2006 Cumartesi

"Öğretim üyesi" ve "üniversite" nasıl olmalıdır?

Yıllardır yanıtını aradığım bir soru bu. Kafamda bazı yanıtlar var tabii ki ve öğretim üyesi olarak da yaşamımı kafamdaki yanıtlara göre düzenlemeye çalışıyorum. Kafamdaki yanıt sapma göstermiyor, ama aynı yönde sürekli gelişiyor. Yanıtı geliştirmeme katkıda bulunan bir söyleşi yayımlandı 5 Kasım 2006 Pazar günkü Cumhuriyet'in ekinde. Yazının başlığı: "Suç" işledi, işten atıldı. Söyleşiyi aynen yayımlıyorum:

Prof. Dr. İzge Günal, 16 yıllık öğretim üyesi, 22 yıllık hekim. Görev yeri İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi. Çok okunan makalelerin yazarı, uluslararası literatüre giren araştırmaların sahibi. Aynı zamanda Üniversite Konseyleri Derneği Başkanı. Önce akademik yolsuzlukları ortaya çıkardığı, sonra da üniversitenin 213 işçiyi işten çıkarmasını ve Buca Eğitim Fakültesi'nde on öğrenciye uzaklaştırma cezası verilmesini protesto ettiği için cezalandırıldı. İlk "suçu" için aldığı ceza kademe ilerlemesini durdurma, ikinci "suçu"nun cezası işten atılma... Soruyoruz, yanıtlıyor:
-Akademik kariyeri ya da hastalarıyla ilgilenen, üstelik uluslararası alanda başarıları kanıtlanmış bilim adamı sıfatını sürdürmek varken, neden üniversite yönetiminin iki yüz küsur işçiyi işten atmasını dert ettiniz?
-Bunlar birbirinin alternatifi değil; aralarında belirgin bir diyalektik bağlantı var. Bence bilimsel araştırma yapan biri çevresine daha duyarlı hale gelir. Konusu ne olursa olsun, tüm bilimsel çalışmalar o anda doğru olarak kabul edilen herhangi bir şeyden kuşku duymakla, rahatsız olmakla başlar. Bana bir kişinin ender olarak görülen bir kuş türünün kanat yapısındaki doğru kabul edilen kimi bilgilerden kuşku duyması, ama yakın çevresi ve yaşadığı dünyayı sorgulamaması, anlamlı gelmiyor. Çalışma arkadaşı 213 işçinin işten atılmasına kayıtsız kalan birinin bilim yapabileceğine inanmıyorum.
-Bir bilim adamının sorumluluk haritasını çizmenizi istesem, sınırlarınız nerede biter?
-Bir bilim adamının sorumluluk sınırları kendi imgeleminin sınırlarıyla belirlenir. İmgelemi geniş olanın sorumluluk sınırları da geniştir. Yani, bilimde ilerledikçe sorumluluk sınırları da aynı oranda genişler. Benim sınırlarıma gelince... gerçekten de nereye kadar uzandığını bilemiyorum, ama zaten yaptığım işi çekici kılan da bu: sınırlarımın belirsiz oluşu. Belki de tüm yaşamım bunu aramakla geçecek.
-12 Eylül öncesinde özerklik mücadelesi verildi, sonrasında ise YÖK uygulamaya sokuldu. İki dönem arasındakı farkı, eğitimin kalitesi, öğrenci ve öğretim üyelerinin kimliklerine yansıması açısından nasıl tanımlarsınız?
-Türkiye'de üniversite tarihi bir anlamda müdahaleler tarihidir. Ancak 12 Eylül'de olanlar biraz farklı. Kanımca 12 Eylül'ü üniversiteler açısından "özel" kılan, burjuvazinin ilk kez bu alanı bir mücadele alanı olarak görmesi ve bu alanda örgütlenmesi, yani YÖK'ü kurması. Üniversitelerin amaç sıralaması eskiden "bilim, eğitim"ken, YÖK yasasında "eğitim, bilim" şeklini aldı. YÖK açık biçimde tutucu yönü seçti. Öğrenci ve öğretim üyesi kimliğinde ise belirgin bir sinizm görebiliyorum. Sanırım 12 Eylül yapacağını yapmış, düzeltmek epey zamanımızı alacak.
-Üniversitelerin bir işletmeye, rektörlerin ise "işletmeciye" dönüştüğü sistem sizce, akademik çalışmaları, nasıl ve ne ölçüde etkiledi?
-Aslında soruyu sorarken yanıtı da veriyorsunuz. İşletmenin hedefi kârdır. Akademik ve bilimsel çalışmalar ise asla kâr amaçlı olamaz; bilimin amacı doğru olanı aramaktır, kârlı olanı değil. Tam da bu nedenle bilim ancak kamusal alanda üretilebilir. Kâğıt üzerinde YÖK döneminde Türkiye kaynaklı bilimsel makale sayısında muazzam bir artış gözüküyor. Ancak, bir anlamda nitelik göstergesi olan, değini sayısında ise orantısal bir gerileme söz konusu. Yapılan regresyon analizi ise artışın bütünüyle öğretim üyesi sayısındaki artışa bağlı olduğunu gösteriyor. Tüm bu faktörler beraberce değerlendirildiğinde gerileme olduğu çok açık.

Hiç yorum yok: