5 Kasım 2006 Pazar

Eve Dönüş

Bugün Ömer Uğur'un Eve Dönüş adlı filmini izledim. Filmin başrollerini, Memet Ali Alabora, Sibel Kekilli, Civan Canova, Altan Erkekli, Erdal Tosun ve Perihan Savaş paylaşıyorlar. 101 dakikalık bu etkileyici filmi henüz izlememiş olanlar olabilir; o nedenle filmin içeriğinden değil, anımsattırdıklarından söz etmek daha doğru olur, diye düşünüyorum.

Film, sanatsal yanı ağır basan bir film değil bence; daha çok didaktik, belgesel havasında bir film gibi. Ancak filmin böyle olması, bence önemini ve değerini azaltmıyor. Eve Dönüş, son derece önemli ve değerli bir film. Hele hele filmin başrol oyuncularından olan Sibel Kekilli'nin bile, 12 Eylül 1980 darbesi diye bir olayın, bırakın etkilerini ve değişik boyutlarını bilmesini, varolduğundan bile haberdar olmadığını itiraf etmesi, filmin önemini ve değerini artırıyor. Bugünün gençleri, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden haberdar değiller; nedenleri ve sonuçları hakkında çoğunlukla bir fikirleri yok, ya da yalan yanlış bilgilere dayanan düşüncelere sahipler. 12 Eylül 1980 askeri darbesi tam da istediği sonuca ulaştı. 12 Eylülcüler, gençliğin, işçilerin ve üniversitelerin "anarşi"nin, "komünizm"in yuvası olduğu yalanını tüm topluma benimsettiler ve bu kesimlere yapmadıkları kötülük kalmadı. O zaman 55 milyon olan Türkiye nüfusunun 650 bininin gözaltına alındığı, yüzlerce insanın idam edilerek, "çatışmada" öldürülerek, ya da "intihar" ederek yaşamını yitirdiği, sayısını bilemediğimiz kadar insanın işini yitirdiği düşünülürse, 12 Eylül ateşinin yakmadığı yoksul ya da emekçi evi yok gibidir. Bu, 12 Eylül'ün en kötü sonuçlarından biridir.

Sözgelimi, 12 Eylül askeri darbesini izleyen yılda, Buca Eğitim Fakültesi'nde (1980-1982 yılları arasındaki adıyla İzmir Yüksek Öğretmen Okulu), öğrencilerin kampüse her girişinde üstübaşı tepeden tırnağa aranırdı. Bahçede iki kişiden fazlasının birarada durması ya da birlikte yürümesi yasaktı. Yani bahçekapısından girdikten sonra bölümünüzün olduğu binaya doğru yürürken, yanınızda en fazla bir kişi daha sizinle yürüyebilirdi. Bugün bazıları ders vermeyi sürdüren hocaların bir bölümü, hiç gerekçe gösterilmeksizin, 1402 sayılı yasa gereği işten atıldılar. İşten atılmaya itiraz ya da dava açmak yasaktı. Bu hocalar yıllarca işsiz kaldılar. Bazıları yıllar sonra, 1402 sayılı yasa kalktıktan sonra, görevlerine geri dönebildiler. 12 Eylül'ü izleyen yılda dersler, kapılar açık olarak işlenirdi ve resmi bir görevli açık kapının başında durarak dinlerdi. Sık sık ders ortasında sınıfa giren görevliler herkesi sıraya dizip üstünü başını arardı. Herhangi bir nedenle derse gelmemek ya da erken gitmek kesinlikle yasaktı. Herkes her derse gelmek zorundaydı. Kıyafet ve erkeklerin traşı sıkı denetim altındaydı. 1980'den başlayarak, yanlış anımsamıyorsam iki yıl boyunca okul bir emekli albayın müdürlüğünde yönetildi.

Daha da kötü ve görece kalıcı sonuçlarından biri ise, bireylerin toplum sorunlarına karşı duyarsızlaştırılması, itaatkarlaştırılması, yalnızca bireysel çıkarları doğrultusunda hareket etme bilinçsizliğinin yerleştirilmesidir ve bu da gerçekleşmiştir. Diğer yerleri bırakalım, üniversitelerde bile öğrenciler lise tipi bir eğitimden geçiyorlar ve farklılaşma değil, tektipleşme dayatılıyor; öğretim elemanları ise yöneticileriyle paralel düşünmeye zorlanıyor, herhangi bir şekilde farklı görüş dile getiren, haksız gördüğü herhangi bir uygulamaya karşı çıkan en hafifinden dışlanıyor ya da çoğunlukla cezalandırılıyor. Toplumda, yeryüzünde yaşamın bekası için en zorunlu olan iki öğeye, doğaya ve insana yönelik bir duyarlılık yok. Ancak onun yerine giderek yayılan bir "linç kültürü", farklı olana tahammülsüzlük, "ya sev ya terket"çilik, her nesnenin en büyüğünü yapma ve gösterme görgüsüzlüğü, 12 Eylül'den önce görmediğimiz başını örterek kendini karanlıklara gömme sözde "özgürlüğü" talebi gibi saçmalıklar, düzeysizlikler var.

Bu bağlamda, Eve Dönüş son derece önemli bir film ve mutlaka izlenmeli. Film, sıradan bir ailenin 12 Eylül'den nasıl etkilendiğini anlatıyor. 12 Eylül'ü bizzat yaşamamış olanlara sonsöz: Filmi izledikten sonra çıkarken abarttığını düşünmeyin; film abartmıyor, emin olun, az bile söylüyor.

Eve Dönüş ile benzer temalı yabancı bir film:
  • Guilty by Suspicion (1991, Yönetmen: Irwin Winkler, Başrol: Robert de Niro)

12 Eylül'le ilgili daha fazla bilgi için bir kitap önerisi:
  • Tank Sesleriyle Uyanmak (Yazan: Hasan Cemal)

12 Eylül'le ilgili başka bazı yerli filmler:
  • Eylül Fırtınası (1999, Yönetmen: Atıf Yılmaz)
  • Sen Türkülerini Söyle (1986, Yönetmen: Kadir Turgut, Başrol: Kadir İnanır, birbirinden güzel iki albüm yapıp dağılan Çağdaş Türkü'nün Bekle Beni adlı olağanüstü derecede güzel albümündeki şarkıların eşliğinde)
  • Ses (1986, Yönetmen: Zeki Ökten, Başrol: Tarık Akan)
  • Duvar (1983, Yönetmen: Yılmaz Güney)

2 yorum:

musti dedi ki...

SORUN NEREDE?
Konu 12 Eylül olunca hep bir çelişki yaşarım:
"Güvenlik mi, özgürlük mü?"
Bu çelişkiden henüz kurtulabilmiş değilim. Uzunca bir süre de kurtulabileceğimi pek zannetmiyorum.
12 Eylül'ün yarattığı toplumsal duyarsızlığın ne denli ne denli önemli boyutlarda olduğunu yaşayarak görüyoruz.
Üniversiteyi kazandığımda, hep sorulurdu:
-Okulun nerede
-İzmir'de.
-Aferin, iyi yer seçmişsin.
-Neden?
-Orada öğrencilerin olay çıkardığını pek duymadık. Ankara ve İstanbul'da öğrenci olayları çok oluyormuş. İzmir bu konuda çok iyiymiş. Ve üniversiteyi kazandığımı öğrenen hemen herkesin verdiği o çok önemli öğüt tekrarlanırdı:
"Sakın ha, siyasete bulaşma!"
12 Eylül'ü yaşamamış, hep başkalarından dinlemiş ve okumuş, ama darbenin toplumun yaşama bakışını ne kadar değiştirdiğini bizzat yaşayan birisi olarak, bu darbenin ülkede düşünce özgürlüğünü, hatta yaşama özgürlüğünü hunharca katlettiğini, öksüz ve yetim çocukların sebebi olduğunu görmezden gelmem mümkün değil.
Ancak, bu düşünceler aklımdan geçerken hemen her zaman başka bir düşünce belirir aklımda.
"Ya 12 Eylül'den önceki hoşgörüsüzlük kültürü?"
Toplumun sözüm ona "düşünen kişilerce" ikiye bölünmeye çalışıldığı, senin gibi düşünmeyenin, değil düşünce özgürlüğüne saygı göstermek, yaşama hakkına dahi saygı gösterilmediği 12 Eylül öncesindeki Türkiye'nin de öksüz ve yetim çocuklar bıraktığını görmezden gelebilmek mümkün mü? Sadece senin gibi düşünmüyor diye insanların vahşice dövülmesi ve hatta öldürülebilmesi keyfiyeti, 12 Eylül darbecilerinin hemen her konuda sergiledikleri keyfiyetlerinden(17 yaşındaki Erdal Eren'in yaşının, yasa ve ahlak dışı yollarla 18'e yükseltilip, yasallaştırılarak idam edilmesi dahil!) ne kadar ayırılabilir?
Sorun bana göre ne 12 Eylül, ne 12 Eylül öncesi, ne de 12 Eylül sonrası. Sorun toplumumuzun kalıtsal hale gelen hoşgörüsüzlük sorunu.
Bu arada filmden çok 12 Eylül hakkında yazıp, filme biraz haksızlık ettim sanırım. Ama 12 Eylül gibi oldukça tartışmalı bir konuyu bir filme konu etme riskini göze almış olan Ömer Uğur, sanırım 12 Eylül tartışmalarının bu filmin önüne geçme riskini de göze almıştır.
Düşünebildiğimiz, düşüncelerimizi özgürce ifade edebildiğimiz ve başkalarının düşüncelerine tahammül edebildiğimiz bir Türkiye'nin özlemiyle...

ada dedi ki...

12 EYLÜL
"Eve Dönüş" filmini henüz izleyemedim. En kısa zamanda izleyeceğim.
12 Eylül'ün halka yaşattığı acılar ve sonuçları konusunda söylenecek pek çok şey var, ama ben beni en çok etkileyenlerden sözedeceğim.
12 Eylül'den önce ilkokuldaydım ve yaşadığım yerde çok yoğun çatışmalar yaşanmamıştı. Öncesine dair benim hatırladıklarım genelde olumlu şeyler. Sık sık halka dönük, halkevinde çalışanlar tarafından sanatsal etkinlikler düzenlenirdi. Gençler tarafından hazırlanan tiyatro oyunları sergilenir, sinema gösterimleri olurdu. Biz de büyüklerimizle birlikte izlemeye giderdik.
Darbeden bir yıl önce yurtdışına çıktım ve darbeden dört yıl sonra döndüğümde bunların hiçbiri yoktu artık. Yani darbe, halkı geliştiren, ruhunu zenginleştiren, insanın yaşam damarlarından en önemlisini, sanatı vurmuştu.
Lise sonuncu sınıfa başladım. Sınıfımızda çantasında şiir kitabı eksik olmayan ve bol bol kitap okuyan bir arkadaşımız derslere gelmemeye başladı. Arkadaşımızın "terörist" olduğu için önce gözaltına alındığını ve okuldan atıldığını öğrendik. Yaşlarımız henüz on altı ya da on yediydi.... Darbenin karanlık yüzünü ilk böyle görmüştüm. En ufak bir sese, bir farklılığa tahammülü olmayan darbenin, baskıcı, yasakçı, cezalandırıcı yüzünü üniversite gençliğinin kıpırdanışlarında sık sık gördüm.
Darbenin çirkin yüzünü en çok anaların gözlerindeki umutsuzluk ve acıda gördüm. Her savaşta olduğu gibi, 12 Eylül darbesinin halka açtığı savaşta da yine anaların yürekleri yandı. "Ama henüz onlar çok küçük" diyordu yüreğinden kopan acıyla, çocuğunun bulunduğu cezaevi aracının arkasından koşan ana. Sevmeye kıyamadıkları yavrularının fotoğraflarıyla sessiz çığlık oldu, yavrularını arayan Cumartesi Anneleri. Kimi zaman coplandılar, kimi zaman da "kötü anne" ilan edildiler.
Yavrularının cesetlerini yol kenarlarında, ağaç diplerinde bulan anaların yürek acılarını kim dindirebilir?
Kimi annelerin de işkencelerde öldürülen yavrularının cenazelerinde ağıt yakmaları yasaklandı.
12 Eylül ülkenin öz evlatlarına, doğal olarak analara çok kıydı.
12 Eylül'ün gericiliği körükleyen tarafı, kadınların etkilendiği diğer ve önemli bir boyuttu. Darbeden sonra, izlenen "düşmanımın düşmanı dostumdur" politikaları genelde toplumu, kadın hakları açısından özelde kadınları karanlıklara gömdü. Daha önce sözettiğim, çağdaş giysilerle sanatsal etkinliklere katılan kadınlar, tıpkı Cumhuriyet öncesi gibi peçelere, türbanlara büründürüldüler.
Bugün ise, toplumun bütün kötülükleri kanıksayan ve "bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" hali çok ürkütüyor beni.
Ülke sorunlarından ve gerçeklerinden uzak yetişen gençlik, rahatlıkla öğretmenini, arkadaşını yaralayabiliyor, öldürebiliyor. Çocuklarımız öfke dolu ve okullarımızda her gün şiddet ve istismar farklı biçimlerde yaşanmakta! Her geçen yıl öğrenci profilinde olumsuz yönde bir değişimin yaşandığını gözlemlemekteyiz. Bunlar hangi politikaların sonuçları acaba?
Her tür farklılığa karşı hoşgörü ise özgür ortamlarda gelişir ve içselleşir. Baskı, şiddet ve yasakların uygulandığı ortamlar, içten içe yanardağ gibi kaynayan öfkeyi geliştirir. Samimi olarak hoşgörüyü isteyenlere karşı hoşgörüsüz olundu bu ülkede.
İnsanın insana, doğaya yabancılaşmadığı bir toplumda, yarin yanağından gayrı, her yerde, her şeyde, hep beraber olabilmek umuduyla.