26 Kasım 2006 Pazar

Bugün sağlık politikasına karşı eylem vardı


Bugün, hükümetin sağlık politikasına, sağlık ocaklarını kapatmak istemesine karşı eylem vardı. Ocak 2007'den başlayarak sağlık ocakları artık hizmet vermeyecek. Onun yerine, reçete yazdığı her hasta için prim alacak olan aile hekimi devreye girecek. Tabii prim alacak olan aile hekimi, hastayı niye bir üst sağlık birimine sevk etsin? Reçete yazmayıp da sevk ederse, prim alamayacak çünkü. Ayrıca yeni yasa, hastanın sağlık hizmetleri için para ödemesini de getiriyor. Sevksiz hastaneye giden hasta, her türlü hizmet için para ödeyecek. Sağlığın bir hizmet değil, hayvan ya da insan her türlü canlı için bir hak olduğunu, yoksul ya da varsıl herkesin eşit ve parasız sağlık hizmetinden yararlanması gerektiğini giderek unutuyoruz. İnsanlığımızdan çıkıyoruz yani. Bugün protesto eylemine katıldım. Bir sonuç getirmeyeceğini bilerek. Çünkü gelen az. O nedenle gelmeyen herkes sorumlu bence. Ama sonuç alınmasa bile doğru olanı yapmak gerektiğini, haksızlıklara karşı her zaman her yerde, her koşulda tepki göstermek gerektiğini de bilerek tabii.
Fotoğrafta görüldüğü gibi, bugünkü eyleme, görme engelliler de katıldı. Onlar gelen sağlık sorununu görüp geldi ve tepkilerini gösterdiler. Gözü görenlerin çoğu ise bu sorunu görmüyor. Görmek için sağlığı yitirmek, dara düşmek mi gerekiyor?

12 Kasım 2006 Pazar

Kaz Dağı'nı nasıl bilirsiniz?

Çanakkale'deki Kaz Dağı'nı (diğer adıyla İda Dağı) nasıl bilirsiniz? Gittiyseniz, bilirsiniz, cennetten bir köşedir. Endemik bitkilerin serpildiği, pırıl pırıl suların yurdu ve çeşit çeşit kuşların yuvası bir yerdir.

Peki Kaz Dağı'nda bugünlerde tam 400 (yazıyla dört yüz) noktada altın arandığını biliyor muydunuz? Yakında birçok siyanürlü altın madeni işletmesi açılacak gibi. Yani dağa taşa her yere dev delikler açılacak ve yüzbinlerce ton siyanür dökülecek.

Bergama'daki altın madeninin kapatılması için sayısız mahkeme kararı var. Ancak Türkiye henüz tam anlamıyla bir hukuk devleti olamadığından, mahkeme kararları uygulan(a)mıyor. Sınırlı bir halk kitlesi dışında da belirgin bir karşı çıkış olmadığından, mahkeme kararlarına karşın madenin işletilmesi sürüyor. Paragözler şimdi de Kaz Dağı'nı hallaç pamuğu gibi atmaya hazırlanıyorlar.

Susmaya devam... Eee eee eeee e... E bebeğime e... Bergama elden gitmiş, olsun varsın... Eee eee e! Uyusun bebeklerim benim, a benim okumaz yazmazlarım ve az okur hiç konuşmazlarım... Eee eee eee e! Hiçbir mahkeme kararı uygulanmıyormuş, olsun varsın! Eee eee eee e! Sinop da gidecekmiş nükleeer santralle, ama bize ne! Eee eee eee e! Kaz Dağı da gidiversin, ne olur ki? Eee eee eee e! E bebeğime e!

11 Kasım 2006 Cumartesi

"Öğretim üyesi" ve "üniversite" nasıl olmalıdır?

Yıllardır yanıtını aradığım bir soru bu. Kafamda bazı yanıtlar var tabii ki ve öğretim üyesi olarak da yaşamımı kafamdaki yanıtlara göre düzenlemeye çalışıyorum. Kafamdaki yanıt sapma göstermiyor, ama aynı yönde sürekli gelişiyor. Yanıtı geliştirmeme katkıda bulunan bir söyleşi yayımlandı 5 Kasım 2006 Pazar günkü Cumhuriyet'in ekinde. Yazının başlığı: "Suç" işledi, işten atıldı. Söyleşiyi aynen yayımlıyorum:

Prof. Dr. İzge Günal, 16 yıllık öğretim üyesi, 22 yıllık hekim. Görev yeri İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi. Çok okunan makalelerin yazarı, uluslararası literatüre giren araştırmaların sahibi. Aynı zamanda Üniversite Konseyleri Derneği Başkanı. Önce akademik yolsuzlukları ortaya çıkardığı, sonra da üniversitenin 213 işçiyi işten çıkarmasını ve Buca Eğitim Fakültesi'nde on öğrenciye uzaklaştırma cezası verilmesini protesto ettiği için cezalandırıldı. İlk "suçu" için aldığı ceza kademe ilerlemesini durdurma, ikinci "suçu"nun cezası işten atılma... Soruyoruz, yanıtlıyor:
-Akademik kariyeri ya da hastalarıyla ilgilenen, üstelik uluslararası alanda başarıları kanıtlanmış bilim adamı sıfatını sürdürmek varken, neden üniversite yönetiminin iki yüz küsur işçiyi işten atmasını dert ettiniz?
-Bunlar birbirinin alternatifi değil; aralarında belirgin bir diyalektik bağlantı var. Bence bilimsel araştırma yapan biri çevresine daha duyarlı hale gelir. Konusu ne olursa olsun, tüm bilimsel çalışmalar o anda doğru olarak kabul edilen herhangi bir şeyden kuşku duymakla, rahatsız olmakla başlar. Bana bir kişinin ender olarak görülen bir kuş türünün kanat yapısındaki doğru kabul edilen kimi bilgilerden kuşku duyması, ama yakın çevresi ve yaşadığı dünyayı sorgulamaması, anlamlı gelmiyor. Çalışma arkadaşı 213 işçinin işten atılmasına kayıtsız kalan birinin bilim yapabileceğine inanmıyorum.
-Bir bilim adamının sorumluluk haritasını çizmenizi istesem, sınırlarınız nerede biter?
-Bir bilim adamının sorumluluk sınırları kendi imgeleminin sınırlarıyla belirlenir. İmgelemi geniş olanın sorumluluk sınırları da geniştir. Yani, bilimde ilerledikçe sorumluluk sınırları da aynı oranda genişler. Benim sınırlarıma gelince... gerçekten de nereye kadar uzandığını bilemiyorum, ama zaten yaptığım işi çekici kılan da bu: sınırlarımın belirsiz oluşu. Belki de tüm yaşamım bunu aramakla geçecek.
-12 Eylül öncesinde özerklik mücadelesi verildi, sonrasında ise YÖK uygulamaya sokuldu. İki dönem arasındakı farkı, eğitimin kalitesi, öğrenci ve öğretim üyelerinin kimliklerine yansıması açısından nasıl tanımlarsınız?
-Türkiye'de üniversite tarihi bir anlamda müdahaleler tarihidir. Ancak 12 Eylül'de olanlar biraz farklı. Kanımca 12 Eylül'ü üniversiteler açısından "özel" kılan, burjuvazinin ilk kez bu alanı bir mücadele alanı olarak görmesi ve bu alanda örgütlenmesi, yani YÖK'ü kurması. Üniversitelerin amaç sıralaması eskiden "bilim, eğitim"ken, YÖK yasasında "eğitim, bilim" şeklini aldı. YÖK açık biçimde tutucu yönü seçti. Öğrenci ve öğretim üyesi kimliğinde ise belirgin bir sinizm görebiliyorum. Sanırım 12 Eylül yapacağını yapmış, düzeltmek epey zamanımızı alacak.
-Üniversitelerin bir işletmeye, rektörlerin ise "işletmeciye" dönüştüğü sistem sizce, akademik çalışmaları, nasıl ve ne ölçüde etkiledi?
-Aslında soruyu sorarken yanıtı da veriyorsunuz. İşletmenin hedefi kârdır. Akademik ve bilimsel çalışmalar ise asla kâr amaçlı olamaz; bilimin amacı doğru olanı aramaktır, kârlı olanı değil. Tam da bu nedenle bilim ancak kamusal alanda üretilebilir. Kâğıt üzerinde YÖK döneminde Türkiye kaynaklı bilimsel makale sayısında muazzam bir artış gözüküyor. Ancak, bir anlamda nitelik göstergesi olan, değini sayısında ise orantısal bir gerileme söz konusu. Yapılan regresyon analizi ise artışın bütünüyle öğretim üyesi sayısındaki artışa bağlı olduğunu gösteriyor. Tüm bu faktörler beraberce değerlendirildiğinde gerileme olduğu çok açık.

5 Kasım 2006 Pazar

Varlık'ın Kasım 2006 sayısından

Varlık dergisinin Kasım 2006 sayısında Gülten Akın'ın taş başlıklı bir şiiri var. İşte şiirden kısa bir bölüm:

Dar günlerde usulca seslenişe
usul bir yankı arayan
umutsuzca susarsa
taş kesilir dünya da

Aynı sayıda Oya Uysal'ın akşama açılan pencere adlı bir şiiri dikkat çekiyor. Şiirden kısa bir bölüm:

Solmaya yüz tutmuş bir gül gibi boynu eğildi günün.
Akşam, iç çekme vakitleri...
-Hava poyraza döndü diyor
içerden büyükannem
-Kapa pencereyi.

Varlık dergisinin bu ayki sayısının kapak konusu ise, edebiyat ve şehir. Şehir ve edebiyat ilişkisini ele alan pek çok yazı var dergide. Belki bir gün onlara da değinirim bir vesileyle, ya da siz alıp okursunuz.

Sırada okunmayı bekleyen pek çok dergi var elimde. Durmadan devam...

Eve Dönüş

Bugün Ömer Uğur'un Eve Dönüş adlı filmini izledim. Filmin başrollerini, Memet Ali Alabora, Sibel Kekilli, Civan Canova, Altan Erkekli, Erdal Tosun ve Perihan Savaş paylaşıyorlar. 101 dakikalık bu etkileyici filmi henüz izlememiş olanlar olabilir; o nedenle filmin içeriğinden değil, anımsattırdıklarından söz etmek daha doğru olur, diye düşünüyorum.

Film, sanatsal yanı ağır basan bir film değil bence; daha çok didaktik, belgesel havasında bir film gibi. Ancak filmin böyle olması, bence önemini ve değerini azaltmıyor. Eve Dönüş, son derece önemli ve değerli bir film. Hele hele filmin başrol oyuncularından olan Sibel Kekilli'nin bile, 12 Eylül 1980 darbesi diye bir olayın, bırakın etkilerini ve değişik boyutlarını bilmesini, varolduğundan bile haberdar olmadığını itiraf etmesi, filmin önemini ve değerini artırıyor. Bugünün gençleri, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden haberdar değiller; nedenleri ve sonuçları hakkında çoğunlukla bir fikirleri yok, ya da yalan yanlış bilgilere dayanan düşüncelere sahipler. 12 Eylül 1980 askeri darbesi tam da istediği sonuca ulaştı. 12 Eylülcüler, gençliğin, işçilerin ve üniversitelerin "anarşi"nin, "komünizm"in yuvası olduğu yalanını tüm topluma benimsettiler ve bu kesimlere yapmadıkları kötülük kalmadı. O zaman 55 milyon olan Türkiye nüfusunun 650 bininin gözaltına alındığı, yüzlerce insanın idam edilerek, "çatışmada" öldürülerek, ya da "intihar" ederek yaşamını yitirdiği, sayısını bilemediğimiz kadar insanın işini yitirdiği düşünülürse, 12 Eylül ateşinin yakmadığı yoksul ya da emekçi evi yok gibidir. Bu, 12 Eylül'ün en kötü sonuçlarından biridir.

Sözgelimi, 12 Eylül askeri darbesini izleyen yılda, Buca Eğitim Fakültesi'nde (1980-1982 yılları arasındaki adıyla İzmir Yüksek Öğretmen Okulu), öğrencilerin kampüse her girişinde üstübaşı tepeden tırnağa aranırdı. Bahçede iki kişiden fazlasının birarada durması ya da birlikte yürümesi yasaktı. Yani bahçekapısından girdikten sonra bölümünüzün olduğu binaya doğru yürürken, yanınızda en fazla bir kişi daha sizinle yürüyebilirdi. Bugün bazıları ders vermeyi sürdüren hocaların bir bölümü, hiç gerekçe gösterilmeksizin, 1402 sayılı yasa gereği işten atıldılar. İşten atılmaya itiraz ya da dava açmak yasaktı. Bu hocalar yıllarca işsiz kaldılar. Bazıları yıllar sonra, 1402 sayılı yasa kalktıktan sonra, görevlerine geri dönebildiler. 12 Eylül'ü izleyen yılda dersler, kapılar açık olarak işlenirdi ve resmi bir görevli açık kapının başında durarak dinlerdi. Sık sık ders ortasında sınıfa giren görevliler herkesi sıraya dizip üstünü başını arardı. Herhangi bir nedenle derse gelmemek ya da erken gitmek kesinlikle yasaktı. Herkes her derse gelmek zorundaydı. Kıyafet ve erkeklerin traşı sıkı denetim altındaydı. 1980'den başlayarak, yanlış anımsamıyorsam iki yıl boyunca okul bir emekli albayın müdürlüğünde yönetildi.

Daha da kötü ve görece kalıcı sonuçlarından biri ise, bireylerin toplum sorunlarına karşı duyarsızlaştırılması, itaatkarlaştırılması, yalnızca bireysel çıkarları doğrultusunda hareket etme bilinçsizliğinin yerleştirilmesidir ve bu da gerçekleşmiştir. Diğer yerleri bırakalım, üniversitelerde bile öğrenciler lise tipi bir eğitimden geçiyorlar ve farklılaşma değil, tektipleşme dayatılıyor; öğretim elemanları ise yöneticileriyle paralel düşünmeye zorlanıyor, herhangi bir şekilde farklı görüş dile getiren, haksız gördüğü herhangi bir uygulamaya karşı çıkan en hafifinden dışlanıyor ya da çoğunlukla cezalandırılıyor. Toplumda, yeryüzünde yaşamın bekası için en zorunlu olan iki öğeye, doğaya ve insana yönelik bir duyarlılık yok. Ancak onun yerine giderek yayılan bir "linç kültürü", farklı olana tahammülsüzlük, "ya sev ya terket"çilik, her nesnenin en büyüğünü yapma ve gösterme görgüsüzlüğü, 12 Eylül'den önce görmediğimiz başını örterek kendini karanlıklara gömme sözde "özgürlüğü" talebi gibi saçmalıklar, düzeysizlikler var.

Bu bağlamda, Eve Dönüş son derece önemli bir film ve mutlaka izlenmeli. Film, sıradan bir ailenin 12 Eylül'den nasıl etkilendiğini anlatıyor. 12 Eylül'ü bizzat yaşamamış olanlara sonsöz: Filmi izledikten sonra çıkarken abarttığını düşünmeyin; film abartmıyor, emin olun, az bile söylüyor.

Eve Dönüş ile benzer temalı yabancı bir film:
  • Guilty by Suspicion (1991, Yönetmen: Irwin Winkler, Başrol: Robert de Niro)

12 Eylül'le ilgili daha fazla bilgi için bir kitap önerisi:
  • Tank Sesleriyle Uyanmak (Yazan: Hasan Cemal)

12 Eylül'le ilgili başka bazı yerli filmler:
  • Eylül Fırtınası (1999, Yönetmen: Atıf Yılmaz)
  • Sen Türkülerini Söyle (1986, Yönetmen: Kadir Turgut, Başrol: Kadir İnanır, birbirinden güzel iki albüm yapıp dağılan Çağdaş Türkü'nün Bekle Beni adlı olağanüstü derecede güzel albümündeki şarkıların eşliğinde)
  • Ses (1986, Yönetmen: Zeki Ökten, Başrol: Tarık Akan)
  • Duvar (1983, Yönetmen: Yılmaz Güney)

3 Kasım 2006 Cuma

Kaçak Yayın'ın Kasım 2006 sayısından...

Bu ayın (Kasım 2006) Kaçak Yayın dergisinde pek çok yazı ve birkaç da şiir var. Dergideki iki şiirden kısa alıntılar sunacağım size. Derginin 35. sayfasında Hilmi Yavuz'un kimlik sonnet'si adlı şiiri var. İşte şiirden yalnızca bir dize:

o dökülüp düşerse, kırılan ben olurum...

Yine aynı sayfada Kemal Gündüzalp'ın 8. Aşk Kurtarıcıdır başlıklı bir şiiri var. Şiirden iki dize:

Sarnıcı suya kavuştur
Kendini aşka yeniden.

"Yeryüzüne sürgünlerin dergisi" Kaçak Yayın'ın 42. sayısı okunmayı bekliyor.

2 Kasım 2006 Perşembe

Şükran Çetin

Şükran Çetin hakkında yazı yazmayı çok uzun süredir düşünüyordum. Bugüne değin onun hakkında yazı yazmaya elimin gitmemesinin bir tek nedeni vardı: Yazacağım hiçbir yazının, burada okuyacağınız hiçbir tümcenin ya da sözcüğün onu tarif etmeye, onu anlatmaya yetmeyeceğini düşünüyordum, düşünüyorum. Çünkü Şükran Çetin, şimdiye değin tanıdığım en değerli, en çalışkan, en alçakgönüllü, en anlayışlı, iletişime en yatkın, en sevecen insan değildir yalnızca; o neredeyse insanüstüdür, olağanüstüdür. Bu satırları okuyup da, onu tanımamış olanlarınız, "Yok canım, o kadar da değildir herhalde. İnsan ise madem, nasıl oluyor da, insanüstü oluyor?" diye sorabilir. Ya da belki de hayalinizde ancak en iyi bildiğiniz insanlar kadar iyi bir insan canlandırabilirsiniz. Ama emin olun, o sizin tanıdığınız en iyi insanlardan daha iyi bir insandır.

Şükran Çetin, önceki adıyla Buca Eğitim Enstitüsü İngilizce Öğretmenliği Bölümü'nde, şimdiki havalı adıyla ise Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Eğitimi Bölümü İngiliz Dili Eğitimi Anabilim Dalı'nda öğretim görevlisi olarak çalıştı ve emekli oldu. Bu açıdan bakılınca, pek de sıradışı bir durum olmadığı düşünülebilir. Ancak o, nasıl demeli, kendini eğitime ve öğrencilerine adamış biriydi. Tüm öğrencilerini adlarıyla ve soyadlarıyla bilir, ders dışındaki zamanlarında yanına gelenlere adıyla hitap ederdi. Öğrencilerinin yalnızca adlarını ve soyadlarını değil, onların değişik özelliklerini de bilirdi. Ona göre davranırdı. Yıllar önce mezun olmuş öğrencileri yanına geldiğinde, onlara bile hemen adlarıyla hitap ederdi.

Şükran Çetin, ders dışında sürekli okuyan, son gelişmelere göre kendini sürekli yenileyen biriydi. Son derece akıcı, pürüzsüz, aksansız bir İngilizceyle konuşurdu. Derslerini, neredeyse nefes almadan işlerdi. Kendisini öğrencilerini daha iyi yetiştirmeye öylesine adamış bir insandı ki, birçokları gibi teneffüsü bekleyen değil, teneffüsü bile çoğunlukla ders işleyerek geçiren biriydi. Öğrencileri de bu durumdan şikayet etmezdi asla; onun özveriyle, hatta özünden geçmiş haliyle ders işleyişi karşısında, öğrenme isteği duymayan, başka öğretmenlerin dersinde teneffüsü dört gözle bekleyen öğrencilerin bile nutku tutulur, kendilerini derse kaptırırlardı. O, karşısındaki öğrencilerin istisnasız tümünü alıp, başka dünyalara götürebilen bir insandı. Öğretecekleri için ders saatlerinin yetmediğini düşünüp, sık sık -kendi deyişiyle- telafi dersleri yapan, hatta telafi dersleri de yetmeyince, telafi derslerinin de telafisini yapan bir öğretmendi.

Bitmek tükenmek bilmeyen bir bilgi ışığı kaynağı olan Şükran Çetin, kimsede göremeyeceğiniz bir alçakgönüllüğe de sahipti. Hani bazıları sözleriyle alçakgönüllü gibi davranır, ama duruşunda ya da bakışında aslında bir kibir görülür ve aslında ikiyüzlülüğü bir şekilde açığa vurulur ya; Şükran Çetin'de o tür insanların özelliklerinden eser yoktu. Onun içi-dışı birdi. Bakışında her daim bir sevecenlik olur, öğrencisi en saçma şeyleri bile söylüyor olsa, sözünü kesmeden sonuna değin dinler, sonra asla imalı bir yolla bile aşağılamadan, öğrencisinin kendisini kötü hissetmesine neden olmadan, doğru bildiğini sakince ve en yalın bir dille anlatırdı. Çoğu kez şöyle düşünmüşümdür: Bilmeyip de çok biliyormuş gibi görünenler nedense karmaşık bir dil kullanır ve dinleyenlerin en azından bazılarını "Galiba ben yeterince gelişmiş değilim de, o yüzden bu söylenenleri anlamıyorum," duygusuna sürükler. Oysa, bilgelik düzeyine erişmiş, kendini gerçekleştirmiş biri ise, son derece yalın bir dil kullanır. Bozkurt Güvenç'i izlerken örneğin, hep öyle düşünürüm. Aslında çok karmaşık olguları, olayları nasıl da yalın bir dille anlatır, şaşarım hep. Şükran Çetin de öyledir. En zayıf öğrenci bile, onun yalın anlatışıyla iyice öğrenirdi. Ya da bazıları vardır ya, ukalaca konuşmalarıyla "Bu konu çok zor; ancak benim derslerimi izlerseniz öğrenirsiniz. Ama derslerime tam devam etseniz ve çok çalışsanız bile benim düzeyime ulaşamazsınız," türünden bir duyguya sürükler dinleyeni; Şükran Çetin o tür insanların tam tersidir. Aslında çok basit, sıradan başarıları bile övgüyle karşılardı. Hayranlığını içten bir dille belirtirdi.

Şükran Çetin, değişik yaşam biçimlerine saygı duyardı. Derslerinde asla ders dışı konulara girmez, kendi yaşayışından, inançlarından söz etmezdi. Onun tez öğrencisi olma ayrıcalığını da yaşadım. Bir gün bir türlü yetmeyen mesai saati çalışmalarından sonra Ramazan ayı içinde bir haftasonu gününde, onun evinde birlikte çalışırken, nazikçe reddetmeme karşın bana bir sürü ikramda bulunmuştu, oysa kendisi oruçluydu.

O yetmişine merdiven dayamış bir öğretmen olmasına karşın, herkesten daha çok çalışan ve öğreten bir öğretmen olma özelliğini asla yitirmedi. Yetmişe merdiven dayamışken bile, öğrencilere ad yazdırmadan uygulanan anketlerde, öğrencilerden açık arayla en çok puan alan öğretmen oldu.

Şükran Çetin, uzunca bir süre bakanlık da yapan bir milletvekilinin baldızı olmasına karşın, kimse onun bu yanını bilmedi. Çünkü Şükran Çetin, sadece kendisi olarak varoldu. Sırtını başkalarına yaslayarak ayakta duran biri olmadı.

Şükran Çetin'in hiçbir zaman malda-mülkte ve parada gözü olmadı. Daha çok ders ücreti peşinde koşmadı. İlerlemiş yaşlarını sürdüğü zamanlarda bile arabası olmadı. Buca ile evinin olduğu Balçova arasında hep otobüsle gidip geldi.

Şükran Çetin yaş haddinden emekli olduktan sonra bile Buca Eğitim Fakültesi'nde ve Dokuz Eylül Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu'nda ders vermeyi sürdürdü. Hatta yaş haddinden emekli olanlara ders ücreti verilemeyeceği kararı çıktıktan sonra uzunca bir süre, ücretsiz olarak da ders verdi. Ta ki, ücret almasa bile ders verme isteği kabul edilmeyinceye kadar.

Şükran Çetin, Balçova'da bir arasokağın dibindeki mütevazı evinde okuyarak ve yazarak, tanıdığım tüm öğretmenlerden ve öğrencilerden hâlâ bugün bile daha çok çalışarak, bir şey kazanmak için değil; artık öğretmesine izin verilmiyor olsa bile, yalnızca öğrenmek, daha çok öğrenmek yolunda harcadığı yaşamını sürdürüyor.
Ben ellisine merdiven dayamış biri olarak yüzlerce öğretmen gördüm, onlardan ders aldım. Çok ama çok iyi öğretmenlerim oldu, ama Şükran Çetin bir başkaydı. Bu satırları okuyan sevdiğim başka öğretmenlerim varsa, alınmasınlar ama "hocaların hocası" Şükran Çetin, belki de hiç kimsenin erişemeyeceği nitelikte, olağanüstü bir öğretmendi.

Yazıyı bitiriyorum, ama yine de içimde onu anlatamamışlık, tarif edememişlik duygusu var. Demiştim ya, onun için ne dense azdır.

Şükran Çetin öğretmenim, ömrün uzun olsun, hep sağlıklı ol ve ışık saçmaya devam et, e mi?