28 Ekim 2006 Cumartesi

Seksen üç yıl...

İşgalci batı güçlerine ve İstanbul'daki işbirlikçi Osmanlı saltanatına karşı Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde gerçekleştirilen Anadolu ayaklanması sonucunda kazanılan bir savaşın ardından kurulan Cumhuriyet seksen üç yılını doldurdu.

Kazanılan yalnızca işgalci güçlere karşı Anadolu'nun bağımsızlığı değildi. Bağımsızlığın kazanılmasının hemen ardından birbiri ardına gerçekleştirilen uygarlaşma yolundaki devrimler, şeriata, saltanata, bilimdışılığa, cehalete, aymazlığa karşı yürütülen bir savaşın meyveleri olmuştur.

Özellikle eğitim alanında Cumhuriyet'in ilanından sonra çok önemli kazanımlar gerçekleşmiştir. Öğretimin Birliği Yasası'yla Osmanlı'nın çöküşünü hazırlayan eğitimsel nedenlerin ortadan kaldırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır. Bu yasayla, eğitimin dinsel öğelerden arındırılması, eğitimin tümüyle laik bir kimlik kazanması, azınlık okullarının merkezi hükümetçe denetiminin sağlanması olanaklı hale gelmiştir. Ayrıca Latin abecesine geçilmesi de eğitim ve kültür alanındaki devrimlerin tüm Anadolu'ya yayılmasına büyük ivme kazandırmıştır. Cumhuriyet'in ilanından önce, yüzlerce yıl süren Osmanlı saltanı süresince halk tümüyle cahil bırakılmış, Osmanlı çöktüğünde bu anlamda tam bir enkaz devralınmıştır. Osmanlı abecesiyle okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 5'ler dolayında iken, bugün bu oran yüzde 90'lar dolayındadır. Başka deyişle, Osmanlı döneminde halkın yüzde 95'i hiçbir dilde okuma yazma bilmiyordu. Şeriat eğitimi verilen medreseler ve benzeri okullarda halk bilimdışı öğretilerle cehaletin en karanlık derinliklerine sürükleniyordu.

Cumhuriyet'in ilanıyla bu tür olumsuzlukların önü kesilmiştir. Özellikle 1940 ve 1946 arasında hayat bulan Köy Enstitüleri sayesinde Anadolu'nun yoksul ama başarılı çocukları kendi köylerine öğretmen olarak kazandırılmışlar ve okul-öğretmen yüzü görmeyen köylerde eğitim hamlesi gerçekleştirilmiştir.

Ancak 1923'ten 1946'ya değin, ya da diyelim ki en çok 1950'ye değin süren uygarlaşma süreci, 1950'den başlayarak tersine dönmüş, Cumhuriyet'in tüm kazanımları yavaş yavaş aşındırılmıştır. 1950'den bu yana etkili olan karşıdevrim sürecinde, eğitim yeniden dinsel bir nitelik kazanmış, parası olana ayrıcalıklı okullar yeniden yaygınlık kazanmıştır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti'nin Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda okutulan sözde pozitif bilim dersi olan Fen Bilgisi gibi bir derste öğrenciler canlılığın ortaya çıkışıyla ilgili olarak bilimsel kuramları değil, dinsel söylenceleri sözde bilimsel doğrularmış gibi okuyorlar. Eğitimin neredeyse tüm kademelerinde din eğitimi kökenli yöneticiler görev yapıyor. Ne öğrenciler ne de öğretmenler kitap okuyorlar. Eğitim, buna benzemez bin bir sorunun içinde boğulup gidiyor.

Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda temelleri atılan doğruların yeniden yaşama geçirilmesinin yolu, Atatürk'ün söylediği gibi, bilimi rehber edinmekten geçiyor. Bilimden başka yol gösterici aradıkça, eğitimi laik ve herkesin erişebileceği parasız bir niteliğe kavuşturmadıkça, Cumhuriyet'in temel değerlerinin aşınmasının önüne geçmek olanaksız. Bu gidişi durdurma ve tersine çevirme konusunda herkese görev düşüyor.

Çağdaş, bilimin tek yol gösterici olduğu, herkesin okula gidebildiği eğitimin inşası konusunda herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli.

23 Ekim 2006 Pazartesi

Bayramın birinci gününe uyandın...

Bugün bayramın birinci gününe uyandın. Belki ailenlesin, belki arkadaşlarınlasın, belki de yalnız. Ama sabah uyandın. Balkona ya da bahçeye çıkıp güneşe baktın. Birileri varsa yanında, sözgelimi ailen filan, onlarla kahvaltı yaptın. Sevdiklerinle birlikte içilen birkaç bardak çay, yanında peynir, zeytin filan... Daha da önemlisi, paylaşılan güzel anlar, ayrı kaldığınız sürede yaşadıklarınızı paylaştığınız konuşmalar... Yerini başka bir şey tutmaz, değil mi?

Sonra belki sevdiğin birkaç insan aradı seni telefonla, bayramını kutladı. Sen de aradın birkaç kişiyi. Kendini iyi hissettin. Ya da arayacağını umdukların aramadı seni, senin küçüğün olmalarına rağmen. Önemsemedin yine de. İyi olsunlar, yeter, diye düşündün. Sonra belki sevdiğin şarkıları dinledin, ya da görmeyi istediğin bir filme gittin. Belki de çıkıp bulunduğun yerin sokaklarında yürüdün. Belki de epeydir görmediğin dostlarınla buluştun. Ya da birilerini ziyaret ettin. Tatlılar yediniz, konuştunuz tatlı tatlı. İçinde olan sıkıntılar varsa eğer, bir süreliğine bastırıldılar kısa mutlu anlar sayesinde.

Yani belki çok mutlusun, ya da çok mutlu olmasan da, kısa ama keyif veren anlar seni ayakta tutuyor, yaşama bağlıyor.

Biraz sonra bayramın birinci günü bitecek, uyuyacaksın. Yarın ikinci güne uyanacaksın. Belki ikinci gün daha güzel geçecek. Sonra üçüncü gün filan...

Oysa Naile bugün bayramın birinci gününe uyanamadı. O yalnızca on beş yaşındaydı. Tek suçu kadın olmak, yok hayır, henüz kadın bile olamamak, küçük bir kızçocuğu olmak ve töre denilen illetin kadınları cendere gibi ezdiği bir yerde yaşıyor olmaktı. Tecavüze uğramış, gizlediği gebeliğinden bir bebeği olmuştu ve gazetelerin yazdığına göre, aile kararıyla abisi tarafından öldürülmüştü. Naile on beş yaşındayken, hiçbir suçu yokken, ailesinin "namusu" "kirlenmesin" diye öldürülmüştü. Yaşadığı küçücük ilçeden zaten hiç çıkamamış olan Naile'nin kimbilir ne düşleri vardı, ya da hiç düş kurmaya zamanı bile olmadı. Artık olmayacak da. Naile, yaşamadığı yaşamının hiç göremediği baharında iken, onun olmayan bir bayramın arifesinde öldürüldü.

Yarın yeni bir güne uyanacaksın. Ama ya Naile, Güldünya, Hatun, Ayşe, Kadriye ve daha niceleri? Dünlerini yaşayamamış, yarınları ise ellerinden alınmış kadınlara ne olacak?

Herhalde bu düzen böyle sürüp gidecek.

Sen yalnızca kendi yaşamınla, mutluluğunla ya da mutsuzluğunla meşgulken...

(Naile'nin öldürülüşüyle ilgili gazete haberi: http://www.milliyet.com.tr/2006/10/22/son/sontur19.asp)

22 Ekim 2006 Pazar

İklimler

Bugün Nuri Bilge Ceylan'ın İklimler adlı son filmini izledim. Ceylan, bu filminde de yine ailesinden ve arkadaş çevresinden yakınlarını oynatmış. Gerçek yaşamdaki eşi (filmdeki adıyla Bahar) ve kendisi de (filmdeki adıyla İsa) filmin başrollerini paylaşıyorlar. Mayıs Sıkıntısı'ndan tanıdığımız gerçek annesi ve babası da yine bu filmde annesi ve babası rolünde.

Önceki filmlerinde olduğu gibi, bu filmde de fotoğraf sanatçısı olmasının getirdiği tat filmin her karesinde alınabiliyor. Bahar'ın sahilde uyurkenki terli görüntüsü, Ağrı'da İsa'nın karlı peyzaj ortasındaki duruşu -ki bana o sahne Uzak filminde başrolü oynayan ve sonrasında yaşamını yitiren Mehmet Emin Toprak'a bir selam duruşu gibi geldi-, İshak Paşa Sarayı'na tepeden bakış ve o tepeden kentin görünüşü ancak sağlam bir birikimi olan fotoğrafçının ürünleri olabilir. Ceylan bize filmin başından sonuna değin çok iyi bir sinema yönetmeninin kotardığı bir filmi izleme zevkini tattırırken, aynı zamanda sanki birbirinden güzel fotoğraflarıyla donattığı bir sergiyi de gezdiriyor.

Filmin konusu İnternet'te pek çok yerde bulunabilir, o nedenle konusunu enine boyuna ele almayacağım. Kısaca söylemek gerekirse, başta erkeğin sadakatsizliği olmak üzere, ortak noktaların da azalması nedeniyle ilişkileri yıpranmış iki kişinin hem başka yerlerde mutluluğu arayışları, hem de birbirlerinden kopamamaları filmin ana temasını oluşturuyor. Ayrıntıyla konudan söz etmem, filmi izleme zevkini de yok edebilir; o nedenle de yazmasam daha iyi.

Nuri Bilge Ceylan'ın daha önceki filmleri Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ve Uzak. Tüm filmleri hem yurtdışında hem de Türkiye'de değişik ödüller aldı.

Nuri Bilge Ceylan, en sevdiğim yönetmenlerden. Yeni filmlerini de merakla bekliyorum.

Filmin resmi sitesini ziyaret etmek isterseniz, burayı tıklayınız.

21 Ekim 2006 Cumartesi

Kütüphaneme bugün katılanlar

Bayramda okuyacak çok dergi ve kitap var, izleyecek çok film.

K dergisinin 3. sayısı dün çıktı. Borges'nin yaşamöyküsü ve şiirine yansımaları ilginç.

Express dergisinin bu ayki sayısının yazılarını da okumaktayım. Bazı notları aktarırım daha sonra.

S'imge dergisi Türkçe konusuna eğilmiş. Türkçe üzerine yazılar ve şiirler var bu ay. Antalya'da yayımlanan uzun soluklu bir dergi.

Sinematürk dergisi de yayın yaşamına başladı. Nuri Bilge Ceylan'ın yeni filmi İklimler kapak konusu. Haftasonu okuyacaklarımdan biri de bu dergi olacak.

Evrensel Kültür'ün bu ayki dosya konusu eğitim sorunları. Arka kapaktaki Gramsci alıntısını aktarmak isterim:

"Eski okulla mücadele etmek doğrudur, ama onu değiştirmek göründüğü kadar kolay değil. Mesele bir müfredat modeli değil, bir insan modeli yaratmak; bir insan ki sadece kendi kendini değil, içinde yaşadığı toplumun tümünü eğitebilsin." (Antonio Gramsci)
Bazılarını daha önce izlediğim, ama arşivime katmak istediğim birkaç da film aldım bugün:
  • Erkeğin Gözyaşları (Yönetmen: Sally Potter)
  • Poltergeist (Yönetmen: Tobe Hooper)
  • Soğuk Kanlı (Yönetmen: Richard Brooks. Film, Truman Capote'nin "In Cold Blood" adlı yapıtından perdeye aktarılmış. Capote'den Yeryüzü Günlüğü'nde daha önce söz etmiştim. )
  • Bonnie & Clyde (Yönetmen: Arthur Penn)
  • The Pelican Brief (Yönetmen: Alan J. Pakula)
  • Ölü Ozanlar Derneği (Yönetmen: Peter Weir)
  • Camille Claudel (Yönetmen: Bruno Nuytten)
  • Conspiracy Theory (Yönetmen: Richard Donner)
  • Cennetin Müziği (Yönetmen: Kay Pollak)
Tatilde ders hazırlığından, tez okumalarından arta kalan zamanlarda okumak ve izlemek için...

19 Ekim 2006 Perşembe

İzmir Kısa Film Festivali

İzmir'de artık konulu uzun film festivalleri yok bu yıldan başlayarak. Ancak en azından kısa film festivalleri şimdilik sürecek gibi görünüyor.

3-12 Kasım 2006 tarihleri arasında 7. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali gerçekleştirilecek. Festival filmleri gösterim mekanı ise Fransız Kültür Merkezi (Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü ve DESEM karşısında). Geçen yıllarda olduğu gibi, tüm gösterimler ücretsiz. Ayrıntılı bilgiler için tıklayınız.

14 Ekim 2006 Cumartesi

Günden kalanlar

Kardan Adamlar adlı filmi izledim. Filmde, karda araçlarıyla yoldan çıkıp, araçları kara saplanınca, karlı dağda yürürken yollarını yitiren iki adamın öyküsü anlatılıyor. Birbirlerini karşılıklı suçlamaları, iç hesaplaşmaları, gizli kalmış ne varsa ortaya dökülmesi, karlı doğa manzaraları filmin örüntüsünü oluşturuyor. İzlenmeye değer. Filmle ilgili ayrıntılı bilgiler için tıklayınız.

Bu arada, filmi Karaca Sineması'nda izledim. Karaca, Efes Oteli arkasında Sevgi Yolu diye bilinen kitapçıların yoğunlaştığı yolun trafiğe açık olan bölümü üzerinde yer alıyor. SSCB'nin çöküşünden önce ABD'lilerin İzmir'de yoğun olarak yaşadığı dönemde, yalnızca ABD'lilerin girebildiği, Türklerin girmesinin yasak olduğu bir sinemaydı. ABD'liler azalınca, sinema artık Türklere açıldı. Sonra bir ara kapalı kaldı. Şimdi de galiba el değiştirdi. Son derece modern ve temiz salonları ve fuayesi var. Ses düzeni, perdeler ve görüntü kalitesi çok iyi. Ancak nedense çok az izleyici geliyor. Belki de Radikal Gazetesi'nde bu sinemayla ilgili tanıtımların yapılmamasının etkisi vardır.

İki haftadır Alkım Yayınları tarafından K adlı büyük boy haftalık edebiyat dergisi (1 ytl) çıkarılıyor. Bu hafta derginin ikinci sayısı çıktı. Dergi, kitapçıların yanısıra gazete bayilerinde de bulunabiliyor. İlk dikkatimi çeken, dergide hiçbir reklama yer verilmeyişi. Henüz ilk yazıyı okudum, diğer yazıları da bu gece okurum. İlk yazıda Rimbaud'nun yaşamı ve yazınsal kişiliği üzerindeki etkileri anlatılmış. "Fransa'yı protesto ediyorum; o yüzden onların edebiyatını da okumam," diyenlerden değilseniz, toplumla çatışan görüşlere sahip Rimbaud'un çoğu zaman sokaklarda sürünerek geçen günlerle dolu çalkantılı yaşamöyküsü ve toplumun kabullenmediği türden yaşam tarzı olan bir kişinin nasıl dünya çapında bir şair olduğunun öyküsü sizleri bekliyor.

Bugün kütüphaneme katılanlar arasında Artist dergisinin Ekim sayısı, Cinemascope dergisinin Ekim sayısı ve Kitap-lık dergisinin Ekim sayısı var. Birkaç da kitap aldım. Dergilerin ve kitapların içerikleri hakkında okudukça yazarım yine.

13 Ekim 2006 Cuma

Sokak düğünleri

Bu akşam bir sürü iş yapacaktım evde. Ama yapamıyorum. Havanın soğuk olmasına karşın, bugün, yani 13 Ekim 2006 Cuma gecesi evimin önünde camları zangırdatan bir sokak düğünü var. Sokak düğünlerini açıkça yasaklayan yasaya rağmen, ne zabıta ne de polis düğünlere müdahale ediyor. Yasa var, ama işletilmiyor. Bu yıla kadar, gece 12'den önce sokak düğünleri serbestti. Yeni yapılan yasa değişikliğiyle tümden yasaklandı. Ama yasak, düğünleri azaltmadı, artırdı. Sokak düğüncüleri istedikleri kadar gürültü yapabiliyorlar, evlerinde olanlar ise bu gürültüyü çekmeye mahkum. Ya da evlerini düğün süresince terkedecekler. "Ya sev, ya terket," mantığı her yerde yani. Yazık...

Daha fazla yazardım bu konuda, ama dayanamıyorum bu gürültüye, bir an önce evden kendimi atmam gerek. Soğuğa rağmen evden uzakta bir sokakta geçireceğim geceyi.

12 Ekim 2006 Perşembe

Müzik mi?

Bugün yaşamımda müziğin yerinden söz etmek istiyorum biraz günlüğümde.

Öncelikle sevdiğim müzik sanatçılarından, gruplarından ve bestecilerden şu anda anımsadıklarımı sayayım:

En sevdiğim yerli müzik sanatçılarından bazıları
Rahmi Saltuk
Sadık Gürbüz
Selda Bağcan
Fikret Kızılok
Edip Akbayram (özellikle “Bekle Beni İstanbul”)
Melike Demirağ
Ahmet Kaya
Zülfü Livaneli (tüm şarkıları, özellikle “Böyledir Bizim Sevdamız”)
Ünol Büyükgönenç (Galiba bir tek albüm çıkardı, bende var. Nazım Hikmet’in şiirlerinden besteler yapmış ve yorumlamış. Enfes!)
Aynur ("Gönül Yarası" adlı filmde yarattığı etkiden dolayı olmalı; özellikle “Dar Hejiroke” adlı türkü yorumu)
Şebnem Ferah
Erkin Koray (Güzel plakları var bende)
Timur Selçuk (İlk plağı var bende; "İspanyol Meyhanesi". Çoook güzel!)
Sezen Aksu'nun 1988’de çıkan “Sezen Aksu’88” başlıklı albümü ve özellikle de o albümde yer alan Sabahattin Ali’nin sözlerini yazdığı “1945” adlı şarkısı
Tolga Çandar (özellikle “Türküleri Ege’nin” başlıklı albümü)
Kazım Koyuncu
Orhan Gencebay’ın yalnızca “Hatasız Kul Olmaz” adlı şarkısı (Eskiden nefret ederdim, şimdi güzel geliyor her nedense…)

En sevdiğim yabancı müzik sanatçılarından bazıları
Tracy Chapman
Tanita Tikaram (özellikle “Twist in My Sobriety”)
Susan Vega
Sting
Leonard Cohen

En sevdiğim yabancı gruplardan bazıları
ABBA (ABBA şarkısı çalıyorsa, konuşulmaz. Burada saydıklarımın hepsi için geçerli bu aslında. Sessizlikle müzik dinlerim daha çok. Ama özellikle ABBA bir başkadır. ABBA dinliyorsam, sadece ABBA dinliyorumdur.)
Enigma (özellikle 1991’de çıkan “M.C.M.X.C. AD” başlıklı albümleri)
Fink Floyd
Evanescence (özellikle “My Immortal”)

En sevdiğim yerli gruplardan bazıları
Ezginin Günlüğü
Çağdaş Türkü (özellikle “Bekle Beni” adlı şarkıları)
Kardeş Türküler
Grup Yorum

En sevdiğim klasik bestecilerden bazıları
Mussorgsky
Beethoven (özellikle “Dokuzuncu Senfoni”)
Mozart

En sevdiğim film müziği bestecisi
Eleni Karaindrou (Theo Angelopoulos’un filmlerinin müziklerini yapıyor.)

En sevdiğim iki türkü
“Iğdır’ın Al Alması”
“Gesi Bağları” (Özellikle Selda Bağcan’ın yorumuyla…)

Müzik üzerine bazı notlar
Çalışırken asla müzik dinlemem; çok kısık sesle bile olsa dinlemem. Dinlemeyi çok sevdiğim için müzik beni içine alır, çalışamam yoksa. Ya sadece müzik dinlerim, başka bir şey yapmadan; ya da eşlik müzikleri dinlerim; yemek yememe, spor yapmama ya da bir manzaranın keyfini daha iyi çıkarma eşlik eden müzikler…
Klasik müzik konserlerine gitmeyi severim. Özellikle müzikleri için operaya gitmeyi de. Yakın zamana değin her Cuma İzmir Devlet Senfoni Orkestrası'nın 20.30 konserlerine giderdim. Bu aralar seyrelttim, işlerin yoğunluğundan. Klasik müzik konserleri dışındaki konserlere pek gitmem. Müziğin sesini izleyicilerin gürültüsü bastırdığı için, pek zevkli olmuyor. Ama gittiğim 1980'lerin sonlarında Ankara'da izlediğim Zülfü Livaneli ve ayrıca Joan Baez açık hava konserlerini unutamıyorum. Çok güzeldi.
Şimdilik bu kadar. Bir başka gün müzik üzerine belki yine yazarım.

8 Ekim 2006 Pazar

her şeyi akıtan bir dolmakalem başlattı

Ayın şiiri de bu olsun: Nihat Ateş'in her şeyi akıtan bir dolmakalem başlattı başlıklı şiiri. İşte şiirden kısa bir alıntı:

bir dolmakalem gibi
kullanıyorum aklımı bugünlerde
beyaz ince pelür bir kâğıt olmuş içim
değdikçe dağılıyor
kocaman mavi bir leke

Şiirin tamamını okumak isterseniz işte adresi: Varlık Dergisi Ekim 2006 sayısı, 68. sayfa. Tıklayınca, açılmadı mı? Açılmaz tabii... Bunun için bir dergi satıcısına gidip beş buçuk YTL vermek gerekiyor.

İzmir'de artık film festivali de olmayacak

Birkaç yıl öncesine kadar Nisan ayında film festivali olurdu İzmir'de. Belleğimde derin izler bırakan en önemli filmleri o festivaller sırasında tanıdım ben. Hangi birini saymalı ki? Scola'nın Balo'sunu, Solanas'ın Güney'ini ve Tangolar'ını heyecandan titreyerek o festivaller sırasında izledim. Barton Fink, Saura'nın Tango adlı filmi, Bağdat Cafe hep İzmir Film Festivali sırasında izlediğim filmler. Derken İzmir Film Festivali artık sonra erdi. Nisan aylarında festivalsiz kaldık.

Ayrıca Kasım aylarında Gezici Avrupa Film Festivali düzenleniyordu. Kimi eski kimi yeni Avrupa filmlerini topluca izleme şansımız oluyordu. Son kez 2005'te İzmir'e uğradı. 2006 Gezici Avrupa Filmleri Festivali izlencesinden öğreniyoruz ki, 2006 durakları arasında İzmir yok.

Dört milyon nüfuslu İzmir'de Hollywood dışında yapılan nitelikli filmler gösteren doğru dürüst tek sinema olarak Karşıyaka Belediyesi Ziya Gökalp Sineması var. O da ha kapandı, ha kapanacak. Seans başına ortalama izleyici sayısı 0,2'yi bile bulmuyor. Yani bir kişi bile değil. Arada bir de olsa nitelikli filmler gösteren DESEM var. O da çok olsa salonun üçte birini ancak dolduruyor. Yani dört milyon nüfuslu İzmir'den nitelikli film izleyecek bir salon dolusu insan çıkmıyor.

Değişik ülkelere özel film festivalleri de yapılıyordu yakın zamana kadar. Aslında yapılıyordu demek yanlış olur, deneniyordu demek daha doğru. Sözgelimi, son yapılan Hint Filmleri Festivali'nde 50 kadar film gösterildi, ama bu filmlerin çoğuna yalnızca bir tek izleyici geldi. Üstelik gösterimler ücretsizdi.

Ne diyelim, İzmirli nitelikli film izlemeyi sevmiyor. Sevmeyenin bahanesi de hazır: Sinema uzak, zaman yok, filan...

İzmir nüfus olarak büyüyor, ama kültürel olarak çölleşiyor. Niteliksiz eğitim, köşedönmeci ekonomi anlayışı, giderek güçlenen şeriat eğilimleri, kitap-dergi okumama ve yazmama alışkanlığı... Üniversite hocaları ve öğrencileri bile okumuyor, yazmıyor. Yazmak sözkonusu olduğunda, lisansüstü öğrenim gören öğrencilerin bile elleri ayaklarına dolaşıyor.

Vardığımız nokta budur.

Göl Evi

Alejandro Agresti'nin yönettiği ve Keanu Reeves ile Sandra Bullock'un başrollerini paylaştığı Göl Evi, son zamanların en güzel aşk filmi. Alex (Reeves), 2004 yılında bir göl evinde yaşayan bir mimar, Kate (Bullock) ise 2006 yılında yaşamakta olan bir hekim. İki farklı zaman diliminde yaşayan bu iki kişi göl evinin posta kutusu yoluyla farklı zamanlarda olmalarına rağmen birbirleriyle temas kurarlar ve birbirlerine aşık olurlar. Yaşadıkları serüvenler ve kavuşup kavuşamayacakları sorusunun yanıtı ise filmde. Sürükleyici, zevkle izlenen bir film.