11 Aralık 2006 Pazartesi

Yazmak kendinle hesaplaşmaktır

Yazmıyorsun. Yazsan, kafandakileri kağıda akıtsan, daha bir berraklaşır düşüncelerin. Yazarsan, “Neyim var, neyim yok?” diye sorarsın ister istemez. Yazmak için oturunca, “Ne yazacağım?” diye sorarsın kendine. Yazman gerekenleri düşünürsün. Bütün bildiklerin, yaşadıkların, okudukların, gördüklerin gözünün önünden geçer birer birer. Hangisini ve nasıl kağıda aktaracağını düşünürsün. Yani kendinle hesaplaşırsın. Yazmak kendinle hesaplaşmaktır.

Düşüncelerinin daha da gelişmesi, damıtılması için yazman gerek. Söylemeye gerek var mı bilmem, dilinin gelişmesi için de yazman gerek. Sonra, yazınca, yazdıklarını okursun tabii ve çelişkilerini görürsün. Çok bildiğini sandığın bazı konularda az, az bildiğini sandığın bazı konularda ise çok bildiğini görürsün. Yazdıkça okuma gereksinmen de artar. Daha çok ve iyi yazabilmek için. Yazınca, çelişkilerini de görürsün apaçık. Çelişkilerin ve bilmediğini fark ettiklerin kendini sorgulamanı sağlar. Dışarıdan aldıklarını daha sağlıklı sindirmen için yazman gerek.

Yazmıyorsun. Oysa yazsan, yazdıkların kalıcılaşır. Daha sonra kendin de okursun, başkaları da okur. Ardında bir iz bırakırsın. Dedenin, büyükdedenin, ninenin, büyükninenin neler yaşadığını ya hiç bilmiyorsun ya da anlatılan kadarı yalan yanlış kalmış aklında. Onların da dedelerini ve ninelerini, yani daha eskilerini ise hiç bilmiyorsun. Hatta adlarını bile bilmiyorsun daha eskilerin. Çünkü yazmadılar. Hadi onların devrinde okuma-yazmayı bilen pek yoktu. Oysa sen, okumayı da yazmayı da öğrendin. Yine de yazmıyorsun ya; senin çocuğun, torunların ve sonrakiler seni hiç bilmeyecek.

Yazmıyorsun ya; öldükten sonra belki sevdiklerin ve seni sevenler bir süre daha anımsayacaklar seni, sonra anıları bulanıklaşacak ve sonra izin bile kalmayacak.

____________
Dipnot: Bu yazı, daha önce Yeryüzü Günlüğü'nün 3 Nisan 2006 tarihli sayfasında yayımlanmıştı.

10 Aralık 2006 Pazar

Orhan Pamuk'un Nobel ödülü konuşması

Orhan Pamuk, Nobel Ödülü'nün 2006 yılında kendisine verilmesi nedeniyle İsveç'in Stockholm kentinde bir konuşma yaptı. Konuşma, babasının yazdıklarını bir bavula koyup sonra oğluna verişini anlatışıyla başladığı, yazınsal yaşam serüvenini ayrıntıyla dile getirdiği bir üst metin örgüsünün yanısıra, yazınsal, düşünsel ve siyasal göndermelerin de yer aldığı bir alt metne sahip. Okunması, üzerinde düşünülmesi ve unutulmasın diye yazılı belleğe geçmesi için yayımlıyorum:

Babamın bavulu

Orhan Pamuk

Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı, alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.

"Bir bak bakalım," dedi hafifçe utanarak, "işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın."

Benim yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan, şakacı, alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık. Her zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiye'nin bitip tükenmez siyas
î dertlerinden ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.

Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük, siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden.

Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip kâğıtla kalemle kendini ifade eden insanın yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.

Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik yıllarında, 1940'ların sonunda, İstanbul'da şair olmak istemiş, Valéry'yi Türkçeye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası, dedem zengin bir işadamıydı, babam rahat bir çocukluk ve gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.

Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabi
î ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama kızmak bile istemiyordum... Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile. Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını istiyordum; yazar olmasını değil.

Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir, bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi otuz yıl boyunca dolmakalemle kâğıt üzerine, elle yazabilir. Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir. Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe, kendime yeni bir âlem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar kurarız.

Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçe'deki o güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için dağları delen Ferhat'ın sabrını severim ve anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen, hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği, çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği âlemi birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.

Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum, çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla girmeyeceğini, yalnızlığı değil arkadaşları, kalabalıkları, salonları, şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum. Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi. Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik babam, çocukluğumuzda, aile hayatının sıradanlığından sıkılarak bizi bırakmış, Paris'e gitmiş, otel odalarında -başka pek çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o yıllardan, ama kendi kırılganlığını, şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik sıkıntılarını anlatmazdı. Paris kaldırımlarında nasıl sık sık Sartre'ı gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken babamın tıpkı benim gibi bir odada yalnız kalıp kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine, yazılarının edeb
î niteliğine çok önem vermeden, dikkat etmeliydim.

Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum. Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. Bu kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve âlemini oluşturan özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern edebiyatın başlangıcı Montaigne'dir elbette. Babamın da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister Doğu'da ister Batı'da, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek isterim kendimi. Benim için hakik
î edebiyatın başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan adamdır.

Ama kendimizi kapattığımız odada sanıldığı kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder. Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca mill
î bir konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat. Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve kitaplarından çıkarız.

Babamın bir yazara fazlasıyla yetecek 1500 kitaplık iyi bir kütüphanesi vardı. 22 yaşımdayken, bu kütüphanedeki kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün âlemin küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden, İstanbul'dan baktığımız bir dünyaydı bu. Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı yolculuklarından, özellikle Paris'ten ve Amerika'dan aldığı kitaplarla, gençliğinde İstanbul'da 1940'larda ve 50'lerdeki yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini benim de tanıdığım İstanbul'un eski ve yeni kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli bir dünya ile Batı dünyasının karışımıdır benim dünyam. 1970'lerden başlayarak ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım. Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı kitabımda anlattığım gibi, artık ressam olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola gireceğini tam bilemiyordum.

İçimde bir yandan her şeye karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir şekilde 'eksik' bir hayat olacağını, başkaları gibi yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbul'un o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970'lerde, sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı bir hırsla İstanbul'un eski kitapçılarından babamın verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında, yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım kitaplar kadar etkilerdi.

Âlemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar taşıdığım temel duygu bu 'merkezde olmama' duygusuydu. Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu dünyanın büyük çoğunluğu ile paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız, İstanbul'un kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı hayattan Batı'ya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak değil, yazmak da İstanbul'daki hayatımızdan Batı'ya gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu doldurabilmek için Paris'e gitmiş, kendini otel odalarına kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiye'ye geri getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna bakarken hissederdim. 25 yıl Türkiye'de yazar olarak ayakta kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra, yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan, devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye almadığı için kızıyordum.

Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla yaşadığı için kızıyordum. Ama 'kızıyordum' yerine 'kıskanıyordum' diyebileceğimi, belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum. O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime 'mutluluk nedir?' diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk? Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde, gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki? İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?

Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz seyahat çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim. Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin çoğu babamın bizi bırakıp Paris'e gittiği gençlik yıllarında tutulmuştu. Oysa ben, tıpkı biyografilerini okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim yaşımdayken ne yazdığını, ne düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle bir şeyle karşılaşmayacağımı da anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında burasında karşılaştığım yazar sesinden huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum; hakiki değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye ait değildi bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada: İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.

Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi. Benim bu huzursuz edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa başında araştırmış, keşfetmiş, derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar, keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler yaşamıştım.

Ama taşrada olma duygusunu ve hakik
îlik endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde taşıdığımız, en fazla taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.

Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini geliştiren, bir âlem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden anlaşılacağına, insanların birbirlerine benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.

Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbul'da yaşadığımız hayatın solgun renklerinden anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik endişesinden kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve aşağılanma korkularıyla boğuşarak yaşadığını kendimden biliyorum. Evet, insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik... Ama artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın asıl anlatması ve araştırması gereken şey, insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi milli övünmeler, şişinmeler... Çoğu zaman akıldışı ve aşırı duygusal bir dille dışavurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batıdışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum.

Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın, dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli bir iyimserliktir. Dostoyevski'nin bütün hayatı boyunca Batı'ya karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir âlem oldu.

Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka bir âleme ulaşırız. Babam da böyle bir âleme ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o varılan âlem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbul'u sabah sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu. Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri, minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir âlem vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına çıkıveren bu yeni âlemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda, taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni bir âlem keşfetmişizdir.

Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul'dur. Neredeyse bütün hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, 33 yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini, insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini, tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar. İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu âlem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.

Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca, emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim. Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel odalarında yazdıklarını anlamalıydım.

Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum, bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler... Bir trafik kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan, zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri başladığında babam havayı değiştirmek için hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.

Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul'da, Türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kâğıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya tıpkı bir rüyadaki gibi bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.

Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra, babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya çalıştığımı söylemedim, gözlerimi kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun anladığını anladım. O da benim onun anladığını anladığımı anladı. Bu anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar uzadı. Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine tekrarladı.
Her zamanki gibi babamın mutluluğunu, dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama yazının hakkını verdim duygusu, anladınız... Bunu babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam, benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile, mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu hatırlatmalı.

Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün hemen hatırladığım bir diğer yarısı var. Babamın bavulunu bana bırakmasından 23 yıl önce, 22 yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğulları'nı bitirmiş ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekâsına güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama karşı çıkmadığı için de onun onayını almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi, uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre, aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir çeşit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.

Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok, oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona "Bir gün paşa olacaksın!" diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.

Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.

İsveç Akademisi'nin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.

Pazar sabahları...

Pazar sabahları bir başka oldu hep senin için. Küçükken, annenin mutfakta kahvaltıyı hazırlayıp, çay dolu bir bardağı çay kaşığıyla seslice karıştırması, yani tüm ev halkını uyandırmak, kahvaltıya davet etmek amacıyla çıkardığı şıngırtı sesi hoşuna giderdi. Tüm ev halkı, kalabalık bir aile olarak yer sofrası etrafında toplanıp, keyifli bir kahvaltı yapardınız. O sırada mutlaka radyo açık olur, tüm evi türkü ya da şarkı sesi kaplardı.

Çok sonraları üniversitede okumak için şehir dışına gittiğinde bile, benzer bir keyfi yaşamayı önemsedin hep. Evde her kim varsa, onlarla birlikte yapılan Pazar sabahı kahvaltısı senin için keyfi başka şeyle değişilmez bir ritüeldi. Birlikte kaldığın ev arkadaşların henüz uyurken, gider fırından sıcacık ekmek alır, sofrayı kurar, ince belli bardaklara çayları doldurur, sonra tıpkı çocukluğunda annenin yaptığı gibi, çay kaşığını bardaklardan birinin içine daldırır, şıngırtı sesiyle uyuyanları kalkmaya ve birlikte kahvaltı yapmaya çağırırdın.

Hatta öğretmen olarak gittiğin ülkenin öteki ucundaki o kasabada bile o ritüeli sürdürdün. Öğretmenlik yaptığın sürece ev tutmamış, otelde kalmıştın. Kaldığın otelde öğretmen arkadaşların henüz uyurken, her Pazar onlardan önce kalkıp, sessizce dışarı çıkıp, peynir, zeytin ve bulursan domates alırdın. Ardından fırına uğrayıp, buharı tüten ekmek ya da pide alır, odaya döner, arkadaşlarını yine tıpkı annenin yaptığı gibi uyandırırdın. Sonraları oda arkadaşların da buna alışmış ve sonraki Pazar sabahlarında pek çok kez onlar senden önce kalkmış ve bu kez sevdiğin sürprizleri onlar senin için hazırlamıştı.

Şimdi yalnız yaşadığın evde, saçların ağarmışken, Pazar sabahları yine erken kalkıyorsun ve eğer arkadaşlarınla buluşup kahvaltı için dışarı çıkmamışsan, çocukluğundan gelen geleneği mutlaka sürdürüyorsun. Aynı şeyi her Pazar yapıyor olmak, tekdüzelik gibi gelmiyor sana. Çayı ocağa kısık ateşte koyup, bakkala gidiyor, sıcacık ekmek ve gazete alıp geri dönüyorsun. Evde uyandıracak kimse yok, biliyorsun, ama yine de kahvaltıya başlamadan önce çay kaşığını eline alıp, bardağa daldırıyor ve şıngırdatıyorsun. Ritüeli yerine getirmiş olmanın verdiği mutlulukla gülümsüyorsun.

Bu sırada yine evde mutlaka müzik çalıyor. Kimi kez türkü, kimi kez şarkı, kimi kez belki de Çağdaş Türkü'den şöyle bir ezgi:

Kenar mahallede bir Pazar günü
Buğulanır toprak, yol ve damlar
Sabah güneşinin ilk akıntılarında,
Göğü turuncu bir ağ kaplar

Pazar sabahlarının ve "kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı".
_______________
Dipnotlar:
1. Yazıda kullanılan dörtlük Çağdaş Türkü'nün seslendirdiği Kenar Mahallede Bir Pazar Günü adlı şarkının bir bölümü olup, sözler Ahmet Erhan'a aittir.

2. "Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı", Cemal Süreya'nın Kahvaltı başlıklı şiirinden bir dizedir.

4 Aralık 2006 Pazartesi

Para tanrı olunca...

İnsanın giderek daha çok kazanma hırsıyla gözünün döndüğü kent yaşamında, giderek ne insanın ne doğal çevrenin ne de hayvanların önemi kalıyor.

Para tanrı olunca, sadece İstanbul'daki acarların sözde kent yapmak için kestiği yüz binlerce ağaç olmuyor giden. Elimizden kayıp giden insanlık, bizi biz yapan değerler, binlerce yılın birikimi, gelecek kuşaklara miras bırakmamız gereken dünya, orman ve içinde barındırdığı ekosistem, masum hayvanlar ve daha nicesi...

Para tanrı olunca, gözümüz paradan başkasını görmüyor. Daha çok para kazanmak için öğrenciyi de görmez oluyoruz. Herkes için bir hak olan eğitimi para kazanma aracı haline getiriyoruz. Para veremeyecek olan öğrenciyi düşünmeden... Öğrenci eğitimin ilk kademelerinden başlayarak parasal nedenlerle eleniyor. Önce okula giyecek giysisi bile olmayanlar eleniyor. Ve karnını doyuramamaktan dolayı okulu düşünemeyenler de gelmiyor... Çalışmak "zorunda" olduğu için okula gelemeyen çocuklar da eleniyor... Sonra dersaneye gidemeyenler... Sonra üniversiteyi kazansa bile anababası tarafından kentte okuması için gerekli parasal desteği sağlayamayanlar... Kalan bir avuç öğrenci; kimi zengin çocuğu, kimi ise her şeye karşın varını yoğunu okula yatıranlar...

Öğrenciler arasında doğru dürüst beslenemeyen çok. Bazıları öğle yemeği yerken, yiyemeyen az değil.

Bizse türlü türlü ad altında onlardan para topluyoruz. Ve hatta onlardan toplanan parayla yemekli toplantılar da düzenliyoruz. Öğrenci parasıyla verilen yemek geçebiliyor boğazımızdan. Hiç ama hiç gocunmuyoruz, utanmıyoruz. Bir sürü öncelikler dururken, her yıl her yıl okullarımızın tabanını söktürüp yeniden kaplatıyoruz; bir yıl fayans, öteki yıl mermer. Öğrenciler yazın pişip kışın üşürken, kendi odalarımızı klimalarla donatıyoruz. Derslerimizi yarım yamalak işliyoruz. Geç girip erken çıkıyoruz. Para kazanıyoruz; bir yıl arabamızı yeniliyoruz, ertesi yıl mobilyalarımızı. Soruyorum bilgeye, helal midir bunlar? O da diyor ki, "Hepsi haram Davud-î Taî, hepsi haram."(*)

Para tanrı olunca, dersanemizde hiç ücret vermeksizin öğretmen çalıştırıyoruz. Onları, iyi öğretmenlik yaparlarsa, ileride maaşlı kadro verme vaadiyle besliyoruz, ama kanlarını emip sömürüyoruz.

Para tanrı olunca, asgari ücretin de altında parayla çalışacak yığınla işçi bulabiliyoruz iş yerimizde çalıştıracak. Ve onları, "Bu parayı beğenmiyorsan, dışarıda daha bile azına çalışacak milyonlarca işsiz var," tehdidiyle çalıştırıp, demoklesin kılıcını tepelerinde her daim sallandırarak köleleştiriyoruz.

Para tanrı olunca, engellileri de düşünmüyoruz. Yollar, sokaklar, kaldırımlar, merdivenler, otobüsler hep biz "normal"ler için.

Para tanrı olunca, hayvanları da hiç düşünmüyoruz. Sokaklarda sayısız kedi ve köpek var. Bu kentler bizim olduğu kadar onların da oysa. Ama biz onları görmüyoruz. Yazın, sözgelimi, bu hayvanlar nereden su bulur, diye düşünmeyiz. Nasıl beslenirler? Çöplerden buldukları onları ne kadar yaşatır? Biz iyi kötü yerken, onlara reva mıdır çöpümüzle yaşamaya çalışmak, diye geçmez aklımızdan. Trafik kuralları insanlar içindir, o kediler ve köpekler kural bilmezler doğal olarak, ezilirler; önemsemeyiz. Kuralların onlar için olmadığını, kentleri kurarken onları gözardı ettiğimizi hiç düşünmeyiz bile. Kışın aceleyle apartmanımıza doğru koşup, apartman kapısının zilini çalıp da daha çok üşümeyelim diye kapının açılmasını sabırsızlıkla beklerken, o an sokakta kapının hemen yanında üşüdüğü ve aç olduğu için yalvaran gözlerle bakan, hiç sesi çıkmayan ya da işitmeyeceğimiz cılızlıkta miyavlayan bir kedi hiç dikkatimizi çekmez. Yukarıdan kapının otomatiğine basılır, biz hızla dış kapıyı kapatıp merdivenleri tırmanıp evimizin sıcak ortamına yönelirken, o kedi çoktan kısa süreli belleğimizden bile atılmış olur.

Para tanrı olunca, zaten olmayan yeşili de yok ediyoruz. Acarkentler yapılsın, barajlar kurulsun, altın madenleri açılsın diye koca koca ormanların yok edilmesine göz yumduğumuz gibi; evimizin önünde direnen bir tanecik ağacı bile gülünesi bahaneler üreterek kesebiliyoruz. Neymiş; sinek yapıyormuş, ya da manzarayı kapatıyormuş, ya da hırsız ağaca tırmanarak üst katlara kolayca çıkarmış, ya da dökülen yaprakları pislik yapıyormuş. Oysa asıl pislik, yeryüzünde her şeye karşın yaşamı değil de, kendi çıkarlarını düşünen zihniyet. Asıl yok edilmesi, kesilmesi gereken o.

Para tanrı olunca, insanlığımızdan çıkıyoruz.

____________
(*) Yazıda kullanılan dize, Ahmet Oktay'ın "Vehim ve Keder" başlıklı şiirinden alındı. (http://www.reocities.com/ualtunay.geo/siir/vehimkeder.html)

Okuyan Bir İşçinin Soruları

Kim yaptı yedi kapılı Mısır piramidini?
Kitaplarda firavunların adını okursunuz.
Kendileri mi kaldırdı firavunlar o koca koca taşları?

Ve Babil memleketi, ki pek çok kez yerle bir edilmiştir-
Peki sonra kim onardı pek çok kez oraları?

Altından kaplı ışıl ışıl ışıldayan Lima evlerini yapanlar nerede otururlar?
Nereye gitti Büyük Çin Seddi'nin yapılıp bittiği günün akşamında onu yapan taş işçileri?

Büyük Roma koca koca sütunlarla doluydu.
Peki kim dikti o sütunları?

Sezar zaferlerini kime karşı kazandı?
Şarkılarda yere göğe sığdırılamayan Bizanslıların sıradan halkı da mı saraylarda yaşardı?

Şu masallarda okyanusun bir gecede yuttuğu anlatılan Atlantis'te
Çığlıkları duyulmamış mıdır boğulup giden kölelerin?

Genç İskender Hindistan'ı fethetmiş.
Bir başına mı peki?

Sezar Galleri yenmiş.
Peki yok muydu yanında bir tek aşçı bile?

Gemisi battığında İspanya kralı Filip ağlamışmış.
Acep o muydu yalnızca ağlayan?

İkinci Frederik Yedi Yıl Savaşları'nı kazanmış.
Yok muydu ki yanında kimsecikler?

Çevirdikçe sayfaları, hep ama hep zafer.
Peki kimdi hazırlayan ziyafet sofralarını o ihtişamlı muzafferlerin?

Her on yılda bir büyük adam.
Faturası kime çıkar?

Bir sürü laf.

Bir ton soru.

Bertolt Brecht
(Çeviren: Uğur Altunay)

26 Kasım 2006 Pazar

Bugün sağlık politikasına karşı eylem vardı


Bugün, hükümetin sağlık politikasına, sağlık ocaklarını kapatmak istemesine karşı eylem vardı. Ocak 2007'den başlayarak sağlık ocakları artık hizmet vermeyecek. Onun yerine, reçete yazdığı her hasta için prim alacak olan aile hekimi devreye girecek. Tabii prim alacak olan aile hekimi, hastayı niye bir üst sağlık birimine sevk etsin? Reçete yazmayıp da sevk ederse, prim alamayacak çünkü. Ayrıca yeni yasa, hastanın sağlık hizmetleri için para ödemesini de getiriyor. Sevksiz hastaneye giden hasta, her türlü hizmet için para ödeyecek. Sağlığın bir hizmet değil, hayvan ya da insan her türlü canlı için bir hak olduğunu, yoksul ya da varsıl herkesin eşit ve parasız sağlık hizmetinden yararlanması gerektiğini giderek unutuyoruz. İnsanlığımızdan çıkıyoruz yani. Bugün protesto eylemine katıldım. Bir sonuç getirmeyeceğini bilerek. Çünkü gelen az. O nedenle gelmeyen herkes sorumlu bence. Ama sonuç alınmasa bile doğru olanı yapmak gerektiğini, haksızlıklara karşı her zaman her yerde, her koşulda tepki göstermek gerektiğini de bilerek tabii.
Fotoğrafta görüldüğü gibi, bugünkü eyleme, görme engelliler de katıldı. Onlar gelen sağlık sorununu görüp geldi ve tepkilerini gösterdiler. Gözü görenlerin çoğu ise bu sorunu görmüyor. Görmek için sağlığı yitirmek, dara düşmek mi gerekiyor?

12 Kasım 2006 Pazar

Kaz Dağı'nı nasıl bilirsiniz?

Çanakkale'deki Kaz Dağı'nı (diğer adıyla İda Dağı) nasıl bilirsiniz? Gittiyseniz, bilirsiniz, cennetten bir köşedir. Endemik bitkilerin serpildiği, pırıl pırıl suların yurdu ve çeşit çeşit kuşların yuvası bir yerdir.

Peki Kaz Dağı'nda bugünlerde tam 400 (yazıyla dört yüz) noktada altın arandığını biliyor muydunuz? Yakında birçok siyanürlü altın madeni işletmesi açılacak gibi. Yani dağa taşa her yere dev delikler açılacak ve yüzbinlerce ton siyanür dökülecek.

Bergama'daki altın madeninin kapatılması için sayısız mahkeme kararı var. Ancak Türkiye henüz tam anlamıyla bir hukuk devleti olamadığından, mahkeme kararları uygulan(a)mıyor. Sınırlı bir halk kitlesi dışında da belirgin bir karşı çıkış olmadığından, mahkeme kararlarına karşın madenin işletilmesi sürüyor. Paragözler şimdi de Kaz Dağı'nı hallaç pamuğu gibi atmaya hazırlanıyorlar.

Susmaya devam... Eee eee eeee e... E bebeğime e... Bergama elden gitmiş, olsun varsın... Eee eee e! Uyusun bebeklerim benim, a benim okumaz yazmazlarım ve az okur hiç konuşmazlarım... Eee eee eee e! Hiçbir mahkeme kararı uygulanmıyormuş, olsun varsın! Eee eee eee e! Sinop da gidecekmiş nükleeer santralle, ama bize ne! Eee eee eee e! Kaz Dağı da gidiversin, ne olur ki? Eee eee eee e! E bebeğime e!

11 Kasım 2006 Cumartesi

"Öğretim üyesi" ve "üniversite" nasıl olmalıdır?

Yıllardır yanıtını aradığım bir soru bu. Kafamda bazı yanıtlar var tabii ki ve öğretim üyesi olarak da yaşamımı kafamdaki yanıtlara göre düzenlemeye çalışıyorum. Kafamdaki yanıt sapma göstermiyor, ama aynı yönde sürekli gelişiyor. Yanıtı geliştirmeme katkıda bulunan bir söyleşi yayımlandı 5 Kasım 2006 Pazar günkü Cumhuriyet'in ekinde. Yazının başlığı: "Suç" işledi, işten atıldı. Söyleşiyi aynen yayımlıyorum:

Prof. Dr. İzge Günal, 16 yıllık öğretim üyesi, 22 yıllık hekim. Görev yeri İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi. Çok okunan makalelerin yazarı, uluslararası literatüre giren araştırmaların sahibi. Aynı zamanda Üniversite Konseyleri Derneği Başkanı. Önce akademik yolsuzlukları ortaya çıkardığı, sonra da üniversitenin 213 işçiyi işten çıkarmasını ve Buca Eğitim Fakültesi'nde on öğrenciye uzaklaştırma cezası verilmesini protesto ettiği için cezalandırıldı. İlk "suçu" için aldığı ceza kademe ilerlemesini durdurma, ikinci "suçu"nun cezası işten atılma... Soruyoruz, yanıtlıyor:
-Akademik kariyeri ya da hastalarıyla ilgilenen, üstelik uluslararası alanda başarıları kanıtlanmış bilim adamı sıfatını sürdürmek varken, neden üniversite yönetiminin iki yüz küsur işçiyi işten atmasını dert ettiniz?
-Bunlar birbirinin alternatifi değil; aralarında belirgin bir diyalektik bağlantı var. Bence bilimsel araştırma yapan biri çevresine daha duyarlı hale gelir. Konusu ne olursa olsun, tüm bilimsel çalışmalar o anda doğru olarak kabul edilen herhangi bir şeyden kuşku duymakla, rahatsız olmakla başlar. Bana bir kişinin ender olarak görülen bir kuş türünün kanat yapısındaki doğru kabul edilen kimi bilgilerden kuşku duyması, ama yakın çevresi ve yaşadığı dünyayı sorgulamaması, anlamlı gelmiyor. Çalışma arkadaşı 213 işçinin işten atılmasına kayıtsız kalan birinin bilim yapabileceğine inanmıyorum.
-Bir bilim adamının sorumluluk haritasını çizmenizi istesem, sınırlarınız nerede biter?
-Bir bilim adamının sorumluluk sınırları kendi imgeleminin sınırlarıyla belirlenir. İmgelemi geniş olanın sorumluluk sınırları da geniştir. Yani, bilimde ilerledikçe sorumluluk sınırları da aynı oranda genişler. Benim sınırlarıma gelince... gerçekten de nereye kadar uzandığını bilemiyorum, ama zaten yaptığım işi çekici kılan da bu: sınırlarımın belirsiz oluşu. Belki de tüm yaşamım bunu aramakla geçecek.
-12 Eylül öncesinde özerklik mücadelesi verildi, sonrasında ise YÖK uygulamaya sokuldu. İki dönem arasındakı farkı, eğitimin kalitesi, öğrenci ve öğretim üyelerinin kimliklerine yansıması açısından nasıl tanımlarsınız?
-Türkiye'de üniversite tarihi bir anlamda müdahaleler tarihidir. Ancak 12 Eylül'de olanlar biraz farklı. Kanımca 12 Eylül'ü üniversiteler açısından "özel" kılan, burjuvazinin ilk kez bu alanı bir mücadele alanı olarak görmesi ve bu alanda örgütlenmesi, yani YÖK'ü kurması. Üniversitelerin amaç sıralaması eskiden "bilim, eğitim"ken, YÖK yasasında "eğitim, bilim" şeklini aldı. YÖK açık biçimde tutucu yönü seçti. Öğrenci ve öğretim üyesi kimliğinde ise belirgin bir sinizm görebiliyorum. Sanırım 12 Eylül yapacağını yapmış, düzeltmek epey zamanımızı alacak.
-Üniversitelerin bir işletmeye, rektörlerin ise "işletmeciye" dönüştüğü sistem sizce, akademik çalışmaları, nasıl ve ne ölçüde etkiledi?
-Aslında soruyu sorarken yanıtı da veriyorsunuz. İşletmenin hedefi kârdır. Akademik ve bilimsel çalışmalar ise asla kâr amaçlı olamaz; bilimin amacı doğru olanı aramaktır, kârlı olanı değil. Tam da bu nedenle bilim ancak kamusal alanda üretilebilir. Kâğıt üzerinde YÖK döneminde Türkiye kaynaklı bilimsel makale sayısında muazzam bir artış gözüküyor. Ancak, bir anlamda nitelik göstergesi olan, değini sayısında ise orantısal bir gerileme söz konusu. Yapılan regresyon analizi ise artışın bütünüyle öğretim üyesi sayısındaki artışa bağlı olduğunu gösteriyor. Tüm bu faktörler beraberce değerlendirildiğinde gerileme olduğu çok açık.

5 Kasım 2006 Pazar

Varlık'ın Kasım 2006 sayısından

Varlık dergisinin Kasım 2006 sayısında Gülten Akın'ın taş başlıklı bir şiiri var. İşte şiirden kısa bir bölüm:

Dar günlerde usulca seslenişe
usul bir yankı arayan
umutsuzca susarsa
taş kesilir dünya da

Aynı sayıda Oya Uysal'ın akşama açılan pencere adlı bir şiiri dikkat çekiyor. Şiirden kısa bir bölüm:

Solmaya yüz tutmuş bir gül gibi boynu eğildi günün.
Akşam, iç çekme vakitleri...
-Hava poyraza döndü diyor
içerden büyükannem
-Kapa pencereyi.

Varlık dergisinin bu ayki sayısının kapak konusu ise, edebiyat ve şehir. Şehir ve edebiyat ilişkisini ele alan pek çok yazı var dergide. Belki bir gün onlara da değinirim bir vesileyle, ya da siz alıp okursunuz.

Sırada okunmayı bekleyen pek çok dergi var elimde. Durmadan devam...

Eve Dönüş

Bugün Ömer Uğur'un Eve Dönüş adlı filmini izledim. Filmin başrollerini, Memet Ali Alabora, Sibel Kekilli, Civan Canova, Altan Erkekli, Erdal Tosun ve Perihan Savaş paylaşıyorlar. 101 dakikalık bu etkileyici filmi henüz izlememiş olanlar olabilir; o nedenle filmin içeriğinden değil, anımsattırdıklarından söz etmek daha doğru olur, diye düşünüyorum.

Film, sanatsal yanı ağır basan bir film değil bence; daha çok didaktik, belgesel havasında bir film gibi. Ancak filmin böyle olması, bence önemini ve değerini azaltmıyor. Eve Dönüş, son derece önemli ve değerli bir film. Hele hele filmin başrol oyuncularından olan Sibel Kekilli'nin bile, 12 Eylül 1980 darbesi diye bir olayın, bırakın etkilerini ve değişik boyutlarını bilmesini, varolduğundan bile haberdar olmadığını itiraf etmesi, filmin önemini ve değerini artırıyor. Bugünün gençleri, 12 Eylül 1980 askeri darbesinden haberdar değiller; nedenleri ve sonuçları hakkında çoğunlukla bir fikirleri yok, ya da yalan yanlış bilgilere dayanan düşüncelere sahipler. 12 Eylül 1980 askeri darbesi tam da istediği sonuca ulaştı. 12 Eylülcüler, gençliğin, işçilerin ve üniversitelerin "anarşi"nin, "komünizm"in yuvası olduğu yalanını tüm topluma benimsettiler ve bu kesimlere yapmadıkları kötülük kalmadı. O zaman 55 milyon olan Türkiye nüfusunun 650 bininin gözaltına alındığı, yüzlerce insanın idam edilerek, "çatışmada" öldürülerek, ya da "intihar" ederek yaşamını yitirdiği, sayısını bilemediğimiz kadar insanın işini yitirdiği düşünülürse, 12 Eylül ateşinin yakmadığı yoksul ya da emekçi evi yok gibidir. Bu, 12 Eylül'ün en kötü sonuçlarından biridir.

Sözgelimi, 12 Eylül askeri darbesini izleyen yılda, Buca Eğitim Fakültesi'nde (1980-1982 yılları arasındaki adıyla İzmir Yüksek Öğretmen Okulu), öğrencilerin kampüse her girişinde üstübaşı tepeden tırnağa aranırdı. Bahçede iki kişiden fazlasının birarada durması ya da birlikte yürümesi yasaktı. Yani bahçekapısından girdikten sonra bölümünüzün olduğu binaya doğru yürürken, yanınızda en fazla bir kişi daha sizinle yürüyebilirdi. Bugün bazıları ders vermeyi sürdüren hocaların bir bölümü, hiç gerekçe gösterilmeksizin, 1402 sayılı yasa gereği işten atıldılar. İşten atılmaya itiraz ya da dava açmak yasaktı. Bu hocalar yıllarca işsiz kaldılar. Bazıları yıllar sonra, 1402 sayılı yasa kalktıktan sonra, görevlerine geri dönebildiler. 12 Eylül'ü izleyen yılda dersler, kapılar açık olarak işlenirdi ve resmi bir görevli açık kapının başında durarak dinlerdi. Sık sık ders ortasında sınıfa giren görevliler herkesi sıraya dizip üstünü başını arardı. Herhangi bir nedenle derse gelmemek ya da erken gitmek kesinlikle yasaktı. Herkes her derse gelmek zorundaydı. Kıyafet ve erkeklerin traşı sıkı denetim altındaydı. 1980'den başlayarak, yanlış anımsamıyorsam iki yıl boyunca okul bir emekli albayın müdürlüğünde yönetildi.

Daha da kötü ve görece kalıcı sonuçlarından biri ise, bireylerin toplum sorunlarına karşı duyarsızlaştırılması, itaatkarlaştırılması, yalnızca bireysel çıkarları doğrultusunda hareket etme bilinçsizliğinin yerleştirilmesidir ve bu da gerçekleşmiştir. Diğer yerleri bırakalım, üniversitelerde bile öğrenciler lise tipi bir eğitimden geçiyorlar ve farklılaşma değil, tektipleşme dayatılıyor; öğretim elemanları ise yöneticileriyle paralel düşünmeye zorlanıyor, herhangi bir şekilde farklı görüş dile getiren, haksız gördüğü herhangi bir uygulamaya karşı çıkan en hafifinden dışlanıyor ya da çoğunlukla cezalandırılıyor. Toplumda, yeryüzünde yaşamın bekası için en zorunlu olan iki öğeye, doğaya ve insana yönelik bir duyarlılık yok. Ancak onun yerine giderek yayılan bir "linç kültürü", farklı olana tahammülsüzlük, "ya sev ya terket"çilik, her nesnenin en büyüğünü yapma ve gösterme görgüsüzlüğü, 12 Eylül'den önce görmediğimiz başını örterek kendini karanlıklara gömme sözde "özgürlüğü" talebi gibi saçmalıklar, düzeysizlikler var.

Bu bağlamda, Eve Dönüş son derece önemli bir film ve mutlaka izlenmeli. Film, sıradan bir ailenin 12 Eylül'den nasıl etkilendiğini anlatıyor. 12 Eylül'ü bizzat yaşamamış olanlara sonsöz: Filmi izledikten sonra çıkarken abarttığını düşünmeyin; film abartmıyor, emin olun, az bile söylüyor.

Eve Dönüş ile benzer temalı yabancı bir film:
  • Guilty by Suspicion (1991, Yönetmen: Irwin Winkler, Başrol: Robert de Niro)

12 Eylül'le ilgili daha fazla bilgi için bir kitap önerisi:
  • Tank Sesleriyle Uyanmak (Yazan: Hasan Cemal)

12 Eylül'le ilgili başka bazı yerli filmler:
  • Eylül Fırtınası (1999, Yönetmen: Atıf Yılmaz)
  • Sen Türkülerini Söyle (1986, Yönetmen: Kadir Turgut, Başrol: Kadir İnanır, birbirinden güzel iki albüm yapıp dağılan Çağdaş Türkü'nün Bekle Beni adlı olağanüstü derecede güzel albümündeki şarkıların eşliğinde)
  • Ses (1986, Yönetmen: Zeki Ökten, Başrol: Tarık Akan)
  • Duvar (1983, Yönetmen: Yılmaz Güney)

3 Kasım 2006 Cuma

Kaçak Yayın'ın Kasım 2006 sayısından...

Bu ayın (Kasım 2006) Kaçak Yayın dergisinde pek çok yazı ve birkaç da şiir var. Dergideki iki şiirden kısa alıntılar sunacağım size. Derginin 35. sayfasında Hilmi Yavuz'un kimlik sonnet'si adlı şiiri var. İşte şiirden yalnızca bir dize:

o dökülüp düşerse, kırılan ben olurum...

Yine aynı sayfada Kemal Gündüzalp'ın 8. Aşk Kurtarıcıdır başlıklı bir şiiri var. Şiirden iki dize:

Sarnıcı suya kavuştur
Kendini aşka yeniden.

"Yeryüzüne sürgünlerin dergisi" Kaçak Yayın'ın 42. sayısı okunmayı bekliyor.

2 Kasım 2006 Perşembe

Şükran Çetin

Şükran Çetin hakkında yazı yazmayı çok uzun süredir düşünüyordum. Bugüne değin onun hakkında yazı yazmaya elimin gitmemesinin bir tek nedeni vardı: Yazacağım hiçbir yazının, burada okuyacağınız hiçbir tümcenin ya da sözcüğün onu tarif etmeye, onu anlatmaya yetmeyeceğini düşünüyordum, düşünüyorum. Çünkü Şükran Çetin, şimdiye değin tanıdığım en değerli, en çalışkan, en alçakgönüllü, en anlayışlı, iletişime en yatkın, en sevecen insan değildir yalnızca; o neredeyse insanüstüdür, olağanüstüdür. Bu satırları okuyup da, onu tanımamış olanlarınız, "Yok canım, o kadar da değildir herhalde. İnsan ise madem, nasıl oluyor da, insanüstü oluyor?" diye sorabilir. Ya da belki de hayalinizde ancak en iyi bildiğiniz insanlar kadar iyi bir insan canlandırabilirsiniz. Ama emin olun, o sizin tanıdığınız en iyi insanlardan daha iyi bir insandır.

Şükran Çetin, önceki adıyla Buca Eğitim Enstitüsü İngilizce Öğretmenliği Bölümü'nde, şimdiki havalı adıyla ise Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Yabancı Diller Eğitimi Bölümü İngiliz Dili Eğitimi Anabilim Dalı'nda öğretim görevlisi olarak çalıştı ve emekli oldu. Bu açıdan bakılınca, pek de sıradışı bir durum olmadığı düşünülebilir. Ancak o, nasıl demeli, kendini eğitime ve öğrencilerine adamış biriydi. Tüm öğrencilerini adlarıyla ve soyadlarıyla bilir, ders dışındaki zamanlarında yanına gelenlere adıyla hitap ederdi. Öğrencilerinin yalnızca adlarını ve soyadlarını değil, onların değişik özelliklerini de bilirdi. Ona göre davranırdı. Yıllar önce mezun olmuş öğrencileri yanına geldiğinde, onlara bile hemen adlarıyla hitap ederdi.

Şükran Çetin, ders dışında sürekli okuyan, son gelişmelere göre kendini sürekli yenileyen biriydi. Son derece akıcı, pürüzsüz, aksansız bir İngilizceyle konuşurdu. Derslerini, neredeyse nefes almadan işlerdi. Kendisini öğrencilerini daha iyi yetiştirmeye öylesine adamış bir insandı ki, birçokları gibi teneffüsü bekleyen değil, teneffüsü bile çoğunlukla ders işleyerek geçiren biriydi. Öğrencileri de bu durumdan şikayet etmezdi asla; onun özveriyle, hatta özünden geçmiş haliyle ders işleyişi karşısında, öğrenme isteği duymayan, başka öğretmenlerin dersinde teneffüsü dört gözle bekleyen öğrencilerin bile nutku tutulur, kendilerini derse kaptırırlardı. O, karşısındaki öğrencilerin istisnasız tümünü alıp, başka dünyalara götürebilen bir insandı. Öğretecekleri için ders saatlerinin yetmediğini düşünüp, sık sık -kendi deyişiyle- telafi dersleri yapan, hatta telafi dersleri de yetmeyince, telafi derslerinin de telafisini yapan bir öğretmendi.

Bitmek tükenmek bilmeyen bir bilgi ışığı kaynağı olan Şükran Çetin, kimsede göremeyeceğiniz bir alçakgönüllüğe de sahipti. Hani bazıları sözleriyle alçakgönüllü gibi davranır, ama duruşunda ya da bakışında aslında bir kibir görülür ve aslında ikiyüzlülüğü bir şekilde açığa vurulur ya; Şükran Çetin'de o tür insanların özelliklerinden eser yoktu. Onun içi-dışı birdi. Bakışında her daim bir sevecenlik olur, öğrencisi en saçma şeyleri bile söylüyor olsa, sözünü kesmeden sonuna değin dinler, sonra asla imalı bir yolla bile aşağılamadan, öğrencisinin kendisini kötü hissetmesine neden olmadan, doğru bildiğini sakince ve en yalın bir dille anlatırdı. Çoğu kez şöyle düşünmüşümdür: Bilmeyip de çok biliyormuş gibi görünenler nedense karmaşık bir dil kullanır ve dinleyenlerin en azından bazılarını "Galiba ben yeterince gelişmiş değilim de, o yüzden bu söylenenleri anlamıyorum," duygusuna sürükler. Oysa, bilgelik düzeyine erişmiş, kendini gerçekleştirmiş biri ise, son derece yalın bir dil kullanır. Bozkurt Güvenç'i izlerken örneğin, hep öyle düşünürüm. Aslında çok karmaşık olguları, olayları nasıl da yalın bir dille anlatır, şaşarım hep. Şükran Çetin de öyledir. En zayıf öğrenci bile, onun yalın anlatışıyla iyice öğrenirdi. Ya da bazıları vardır ya, ukalaca konuşmalarıyla "Bu konu çok zor; ancak benim derslerimi izlerseniz öğrenirsiniz. Ama derslerime tam devam etseniz ve çok çalışsanız bile benim düzeyime ulaşamazsınız," türünden bir duyguya sürükler dinleyeni; Şükran Çetin o tür insanların tam tersidir. Aslında çok basit, sıradan başarıları bile övgüyle karşılardı. Hayranlığını içten bir dille belirtirdi.

Şükran Çetin, değişik yaşam biçimlerine saygı duyardı. Derslerinde asla ders dışı konulara girmez, kendi yaşayışından, inançlarından söz etmezdi. Onun tez öğrencisi olma ayrıcalığını da yaşadım. Bir gün bir türlü yetmeyen mesai saati çalışmalarından sonra Ramazan ayı içinde bir haftasonu gününde, onun evinde birlikte çalışırken, nazikçe reddetmeme karşın bana bir sürü ikramda bulunmuştu, oysa kendisi oruçluydu.

O yetmişine merdiven dayamış bir öğretmen olmasına karşın, herkesten daha çok çalışan ve öğreten bir öğretmen olma özelliğini asla yitirmedi. Yetmişe merdiven dayamışken bile, öğrencilere ad yazdırmadan uygulanan anketlerde, öğrencilerden açık arayla en çok puan alan öğretmen oldu.

Şükran Çetin, uzunca bir süre bakanlık da yapan bir milletvekilinin baldızı olmasına karşın, kimse onun bu yanını bilmedi. Çünkü Şükran Çetin, sadece kendisi olarak varoldu. Sırtını başkalarına yaslayarak ayakta duran biri olmadı.

Şükran Çetin'in hiçbir zaman malda-mülkte ve parada gözü olmadı. Daha çok ders ücreti peşinde koşmadı. İlerlemiş yaşlarını sürdüğü zamanlarda bile arabası olmadı. Buca ile evinin olduğu Balçova arasında hep otobüsle gidip geldi.

Şükran Çetin yaş haddinden emekli olduktan sonra bile Buca Eğitim Fakültesi'nde ve Dokuz Eylül Üniversitesi Yabancı Diller Yüksekokulu'nda ders vermeyi sürdürdü. Hatta yaş haddinden emekli olanlara ders ücreti verilemeyeceği kararı çıktıktan sonra uzunca bir süre, ücretsiz olarak da ders verdi. Ta ki, ücret almasa bile ders verme isteği kabul edilmeyinceye kadar.

Şükran Çetin, Balçova'da bir arasokağın dibindeki mütevazı evinde okuyarak ve yazarak, tanıdığım tüm öğretmenlerden ve öğrencilerden hâlâ bugün bile daha çok çalışarak, bir şey kazanmak için değil; artık öğretmesine izin verilmiyor olsa bile, yalnızca öğrenmek, daha çok öğrenmek yolunda harcadığı yaşamını sürdürüyor.
Ben ellisine merdiven dayamış biri olarak yüzlerce öğretmen gördüm, onlardan ders aldım. Çok ama çok iyi öğretmenlerim oldu, ama Şükran Çetin bir başkaydı. Bu satırları okuyan sevdiğim başka öğretmenlerim varsa, alınmasınlar ama "hocaların hocası" Şükran Çetin, belki de hiç kimsenin erişemeyeceği nitelikte, olağanüstü bir öğretmendi.

Yazıyı bitiriyorum, ama yine de içimde onu anlatamamışlık, tarif edememişlik duygusu var. Demiştim ya, onun için ne dense azdır.

Şükran Çetin öğretmenim, ömrün uzun olsun, hep sağlıklı ol ve ışık saçmaya devam et, e mi?

28 Ekim 2006 Cumartesi

Seksen üç yıl...

İşgalci batı güçlerine ve İstanbul'daki işbirlikçi Osmanlı saltanatına karşı Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde gerçekleştirilen Anadolu ayaklanması sonucunda kazanılan bir savaşın ardından kurulan Cumhuriyet seksen üç yılını doldurdu.

Kazanılan yalnızca işgalci güçlere karşı Anadolu'nun bağımsızlığı değildi. Bağımsızlığın kazanılmasının hemen ardından birbiri ardına gerçekleştirilen uygarlaşma yolundaki devrimler, şeriata, saltanata, bilimdışılığa, cehalete, aymazlığa karşı yürütülen bir savaşın meyveleri olmuştur.

Özellikle eğitim alanında Cumhuriyet'in ilanından sonra çok önemli kazanımlar gerçekleşmiştir. Öğretimin Birliği Yasası'yla Osmanlı'nın çöküşünü hazırlayan eğitimsel nedenlerin ortadan kaldırılması yolunda önemli adımlar atılmıştır. Bu yasayla, eğitimin dinsel öğelerden arındırılması, eğitimin tümüyle laik bir kimlik kazanması, azınlık okullarının merkezi hükümetçe denetiminin sağlanması olanaklı hale gelmiştir. Ayrıca Latin abecesine geçilmesi de eğitim ve kültür alanındaki devrimlerin tüm Anadolu'ya yayılmasına büyük ivme kazandırmıştır. Cumhuriyet'in ilanından önce, yüzlerce yıl süren Osmanlı saltanı süresince halk tümüyle cahil bırakılmış, Osmanlı çöktüğünde bu anlamda tam bir enkaz devralınmıştır. Osmanlı abecesiyle okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 5'ler dolayında iken, bugün bu oran yüzde 90'lar dolayındadır. Başka deyişle, Osmanlı döneminde halkın yüzde 95'i hiçbir dilde okuma yazma bilmiyordu. Şeriat eğitimi verilen medreseler ve benzeri okullarda halk bilimdışı öğretilerle cehaletin en karanlık derinliklerine sürükleniyordu.

Cumhuriyet'in ilanıyla bu tür olumsuzlukların önü kesilmiştir. Özellikle 1940 ve 1946 arasında hayat bulan Köy Enstitüleri sayesinde Anadolu'nun yoksul ama başarılı çocukları kendi köylerine öğretmen olarak kazandırılmışlar ve okul-öğretmen yüzü görmeyen köylerde eğitim hamlesi gerçekleştirilmiştir.

Ancak 1923'ten 1946'ya değin, ya da diyelim ki en çok 1950'ye değin süren uygarlaşma süreci, 1950'den başlayarak tersine dönmüş, Cumhuriyet'in tüm kazanımları yavaş yavaş aşındırılmıştır. 1950'den bu yana etkili olan karşıdevrim sürecinde, eğitim yeniden dinsel bir nitelik kazanmış, parası olana ayrıcalıklı okullar yeniden yaygınlık kazanmıştır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti'nin Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı okullarda okutulan sözde pozitif bilim dersi olan Fen Bilgisi gibi bir derste öğrenciler canlılığın ortaya çıkışıyla ilgili olarak bilimsel kuramları değil, dinsel söylenceleri sözde bilimsel doğrularmış gibi okuyorlar. Eğitimin neredeyse tüm kademelerinde din eğitimi kökenli yöneticiler görev yapıyor. Ne öğrenciler ne de öğretmenler kitap okuyorlar. Eğitim, buna benzemez bin bir sorunun içinde boğulup gidiyor.

Cumhuriyet'in kurulduğu yıllarda temelleri atılan doğruların yeniden yaşama geçirilmesinin yolu, Atatürk'ün söylediği gibi, bilimi rehber edinmekten geçiyor. Bilimden başka yol gösterici aradıkça, eğitimi laik ve herkesin erişebileceği parasız bir niteliğe kavuşturmadıkça, Cumhuriyet'in temel değerlerinin aşınmasının önüne geçmek olanaksız. Bu gidişi durdurma ve tersine çevirme konusunda herkese görev düşüyor.

Çağdaş, bilimin tek yol gösterici olduğu, herkesin okula gidebildiği eğitimin inşası konusunda herkes şapkasını önüne koyup düşünmeli.

23 Ekim 2006 Pazartesi

Bayramın birinci gününe uyandın...

Bugün bayramın birinci gününe uyandın. Belki ailenlesin, belki arkadaşlarınlasın, belki de yalnız. Ama sabah uyandın. Balkona ya da bahçeye çıkıp güneşe baktın. Birileri varsa yanında, sözgelimi ailen filan, onlarla kahvaltı yaptın. Sevdiklerinle birlikte içilen birkaç bardak çay, yanında peynir, zeytin filan... Daha da önemlisi, paylaşılan güzel anlar, ayrı kaldığınız sürede yaşadıklarınızı paylaştığınız konuşmalar... Yerini başka bir şey tutmaz, değil mi?

Sonra belki sevdiğin birkaç insan aradı seni telefonla, bayramını kutladı. Sen de aradın birkaç kişiyi. Kendini iyi hissettin. Ya da arayacağını umdukların aramadı seni, senin küçüğün olmalarına rağmen. Önemsemedin yine de. İyi olsunlar, yeter, diye düşündün. Sonra belki sevdiğin şarkıları dinledin, ya da görmeyi istediğin bir filme gittin. Belki de çıkıp bulunduğun yerin sokaklarında yürüdün. Belki de epeydir görmediğin dostlarınla buluştun. Ya da birilerini ziyaret ettin. Tatlılar yediniz, konuştunuz tatlı tatlı. İçinde olan sıkıntılar varsa eğer, bir süreliğine bastırıldılar kısa mutlu anlar sayesinde.

Yani belki çok mutlusun, ya da çok mutlu olmasan da, kısa ama keyif veren anlar seni ayakta tutuyor, yaşama bağlıyor.

Biraz sonra bayramın birinci günü bitecek, uyuyacaksın. Yarın ikinci güne uyanacaksın. Belki ikinci gün daha güzel geçecek. Sonra üçüncü gün filan...

Oysa Naile bugün bayramın birinci gününe uyanamadı. O yalnızca on beş yaşındaydı. Tek suçu kadın olmak, yok hayır, henüz kadın bile olamamak, küçük bir kızçocuğu olmak ve töre denilen illetin kadınları cendere gibi ezdiği bir yerde yaşıyor olmaktı. Tecavüze uğramış, gizlediği gebeliğinden bir bebeği olmuştu ve gazetelerin yazdığına göre, aile kararıyla abisi tarafından öldürülmüştü. Naile on beş yaşındayken, hiçbir suçu yokken, ailesinin "namusu" "kirlenmesin" diye öldürülmüştü. Yaşadığı küçücük ilçeden zaten hiç çıkamamış olan Naile'nin kimbilir ne düşleri vardı, ya da hiç düş kurmaya zamanı bile olmadı. Artık olmayacak da. Naile, yaşamadığı yaşamının hiç göremediği baharında iken, onun olmayan bir bayramın arifesinde öldürüldü.

Yarın yeni bir güne uyanacaksın. Ama ya Naile, Güldünya, Hatun, Ayşe, Kadriye ve daha niceleri? Dünlerini yaşayamamış, yarınları ise ellerinden alınmış kadınlara ne olacak?

Herhalde bu düzen böyle sürüp gidecek.

Sen yalnızca kendi yaşamınla, mutluluğunla ya da mutsuzluğunla meşgulken...

(Naile'nin öldürülüşüyle ilgili gazete haberi: http://www.milliyet.com.tr/2006/10/22/son/sontur19.asp)

22 Ekim 2006 Pazar

İklimler

Bugün Nuri Bilge Ceylan'ın İklimler adlı son filmini izledim. Ceylan, bu filminde de yine ailesinden ve arkadaş çevresinden yakınlarını oynatmış. Gerçek yaşamdaki eşi (filmdeki adıyla Bahar) ve kendisi de (filmdeki adıyla İsa) filmin başrollerini paylaşıyorlar. Mayıs Sıkıntısı'ndan tanıdığımız gerçek annesi ve babası da yine bu filmde annesi ve babası rolünde.

Önceki filmlerinde olduğu gibi, bu filmde de fotoğraf sanatçısı olmasının getirdiği tat filmin her karesinde alınabiliyor. Bahar'ın sahilde uyurkenki terli görüntüsü, Ağrı'da İsa'nın karlı peyzaj ortasındaki duruşu -ki bana o sahne Uzak filminde başrolü oynayan ve sonrasında yaşamını yitiren Mehmet Emin Toprak'a bir selam duruşu gibi geldi-, İshak Paşa Sarayı'na tepeden bakış ve o tepeden kentin görünüşü ancak sağlam bir birikimi olan fotoğrafçının ürünleri olabilir. Ceylan bize filmin başından sonuna değin çok iyi bir sinema yönetmeninin kotardığı bir filmi izleme zevkini tattırırken, aynı zamanda sanki birbirinden güzel fotoğraflarıyla donattığı bir sergiyi de gezdiriyor.

Filmin konusu İnternet'te pek çok yerde bulunabilir, o nedenle konusunu enine boyuna ele almayacağım. Kısaca söylemek gerekirse, başta erkeğin sadakatsizliği olmak üzere, ortak noktaların da azalması nedeniyle ilişkileri yıpranmış iki kişinin hem başka yerlerde mutluluğu arayışları, hem de birbirlerinden kopamamaları filmin ana temasını oluşturuyor. Ayrıntıyla konudan söz etmem, filmi izleme zevkini de yok edebilir; o nedenle de yazmasam daha iyi.

Nuri Bilge Ceylan'ın daha önceki filmleri Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ve Uzak. Tüm filmleri hem yurtdışında hem de Türkiye'de değişik ödüller aldı.

Nuri Bilge Ceylan, en sevdiğim yönetmenlerden. Yeni filmlerini de merakla bekliyorum.

Filmin resmi sitesini ziyaret etmek isterseniz, burayı tıklayınız.

21 Ekim 2006 Cumartesi

Kütüphaneme bugün katılanlar

Bayramda okuyacak çok dergi ve kitap var, izleyecek çok film.

K dergisinin 3. sayısı dün çıktı. Borges'nin yaşamöyküsü ve şiirine yansımaları ilginç.

Express dergisinin bu ayki sayısının yazılarını da okumaktayım. Bazı notları aktarırım daha sonra.

S'imge dergisi Türkçe konusuna eğilmiş. Türkçe üzerine yazılar ve şiirler var bu ay. Antalya'da yayımlanan uzun soluklu bir dergi.

Sinematürk dergisi de yayın yaşamına başladı. Nuri Bilge Ceylan'ın yeni filmi İklimler kapak konusu. Haftasonu okuyacaklarımdan biri de bu dergi olacak.

Evrensel Kültür'ün bu ayki dosya konusu eğitim sorunları. Arka kapaktaki Gramsci alıntısını aktarmak isterim:

"Eski okulla mücadele etmek doğrudur, ama onu değiştirmek göründüğü kadar kolay değil. Mesele bir müfredat modeli değil, bir insan modeli yaratmak; bir insan ki sadece kendi kendini değil, içinde yaşadığı toplumun tümünü eğitebilsin." (Antonio Gramsci)
Bazılarını daha önce izlediğim, ama arşivime katmak istediğim birkaç da film aldım bugün:
  • Erkeğin Gözyaşları (Yönetmen: Sally Potter)
  • Poltergeist (Yönetmen: Tobe Hooper)
  • Soğuk Kanlı (Yönetmen: Richard Brooks. Film, Truman Capote'nin "In Cold Blood" adlı yapıtından perdeye aktarılmış. Capote'den Yeryüzü Günlüğü'nde daha önce söz etmiştim. )
  • Bonnie & Clyde (Yönetmen: Arthur Penn)
  • The Pelican Brief (Yönetmen: Alan J. Pakula)
  • Ölü Ozanlar Derneği (Yönetmen: Peter Weir)
  • Camille Claudel (Yönetmen: Bruno Nuytten)
  • Conspiracy Theory (Yönetmen: Richard Donner)
  • Cennetin Müziği (Yönetmen: Kay Pollak)
Tatilde ders hazırlığından, tez okumalarından arta kalan zamanlarda okumak ve izlemek için...

19 Ekim 2006 Perşembe

İzmir Kısa Film Festivali

İzmir'de artık konulu uzun film festivalleri yok bu yıldan başlayarak. Ancak en azından kısa film festivalleri şimdilik sürecek gibi görünüyor.

3-12 Kasım 2006 tarihleri arasında 7. Uluslararası İzmir Kısa Film Festivali gerçekleştirilecek. Festival filmleri gösterim mekanı ise Fransız Kültür Merkezi (Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü ve DESEM karşısında). Geçen yıllarda olduğu gibi, tüm gösterimler ücretsiz. Ayrıntılı bilgiler için tıklayınız.

14 Ekim 2006 Cumartesi

Günden kalanlar

Kardan Adamlar adlı filmi izledim. Filmde, karda araçlarıyla yoldan çıkıp, araçları kara saplanınca, karlı dağda yürürken yollarını yitiren iki adamın öyküsü anlatılıyor. Birbirlerini karşılıklı suçlamaları, iç hesaplaşmaları, gizli kalmış ne varsa ortaya dökülmesi, karlı doğa manzaraları filmin örüntüsünü oluşturuyor. İzlenmeye değer. Filmle ilgili ayrıntılı bilgiler için tıklayınız.

Bu arada, filmi Karaca Sineması'nda izledim. Karaca, Efes Oteli arkasında Sevgi Yolu diye bilinen kitapçıların yoğunlaştığı yolun trafiğe açık olan bölümü üzerinde yer alıyor. SSCB'nin çöküşünden önce ABD'lilerin İzmir'de yoğun olarak yaşadığı dönemde, yalnızca ABD'lilerin girebildiği, Türklerin girmesinin yasak olduğu bir sinemaydı. ABD'liler azalınca, sinema artık Türklere açıldı. Sonra bir ara kapalı kaldı. Şimdi de galiba el değiştirdi. Son derece modern ve temiz salonları ve fuayesi var. Ses düzeni, perdeler ve görüntü kalitesi çok iyi. Ancak nedense çok az izleyici geliyor. Belki de Radikal Gazetesi'nde bu sinemayla ilgili tanıtımların yapılmamasının etkisi vardır.

İki haftadır Alkım Yayınları tarafından K adlı büyük boy haftalık edebiyat dergisi (1 ytl) çıkarılıyor. Bu hafta derginin ikinci sayısı çıktı. Dergi, kitapçıların yanısıra gazete bayilerinde de bulunabiliyor. İlk dikkatimi çeken, dergide hiçbir reklama yer verilmeyişi. Henüz ilk yazıyı okudum, diğer yazıları da bu gece okurum. İlk yazıda Rimbaud'nun yaşamı ve yazınsal kişiliği üzerindeki etkileri anlatılmış. "Fransa'yı protesto ediyorum; o yüzden onların edebiyatını da okumam," diyenlerden değilseniz, toplumla çatışan görüşlere sahip Rimbaud'un çoğu zaman sokaklarda sürünerek geçen günlerle dolu çalkantılı yaşamöyküsü ve toplumun kabullenmediği türden yaşam tarzı olan bir kişinin nasıl dünya çapında bir şair olduğunun öyküsü sizleri bekliyor.

Bugün kütüphaneme katılanlar arasında Artist dergisinin Ekim sayısı, Cinemascope dergisinin Ekim sayısı ve Kitap-lık dergisinin Ekim sayısı var. Birkaç da kitap aldım. Dergilerin ve kitapların içerikleri hakkında okudukça yazarım yine.